Reşit Kemal AS – 26 Ocak 2026
Çin’den gelen açıklama ilk bakışta yumuşak, hatta umut verici:
“Ülkelerin meşru hak ve çıkarlarını korumak için İslam ülkeleriyle birlikte çalışmaya hazırız.”
Diplomaside kelimeler masum değildir.
Hele bu cümle Pekin’den geliyorsa, satır araları en az satır üstleri kadar önemlidir. Çünkü Çin hiçbir zaman “duygusal dayanışma” diliyle konuşmaz; çıkarla konuşur, dengeyle yürür, sabırla bekler.
Bu çağrı, Müslüman ülkelere açık bir mesajdır: “Batı merkezli düzende yalnız değilsiniz. Alternatif var.”
Ama aynı zamanda şu uyarıyı da fısıldar: “Bu alternatife girmenin bedeli ve şartları vardır.”
Son yıllarda İslam ülkeleri ortak bir ruh hali yaşıyor: Dışlanmışlık. Uluslararası sistemde haklı oldukları konularda bile ya görmezden geliniyorlar ya da pazarlık masasında zayıf düşüyorlar. Filistin, Keşmir, Arakan, Doğu Akdeniz… Dosyalar çok, sonuçlar sınırlı. Çin tam da bu boşluğu görüyor.
Pekin’in sunduğu şey bir “ümmet dayanışması” değil. Bu bir güç teklifidir. Birlikte hareket edersek Batı’ya karşı denge kurabiliriz diyor. Yani Çin, Müslüman ülkelere vicdan değil, kaldıraç öneriyor.
Ancak burada kritik bir soru var: Çin, “meşru hak ve çıkarlar” derken kimin tanımını esas alıyor? Kendi Uygur politikasını meşru gören bir ülkenin, İslam dünyasına hak ve adalet dersi vermesi ironik değil mi? İşte Müslüman ülkelerin dikkatle düşünmesi gereken nokta burası.
Bu çağrı aynı zamanda Batı’ya da mesajdır: “İslam dünyası artık otomatik olarak sizin arka bahçeniz değil.” Çin, küresel satrançta taşları genişletiyor. Enerji yolları, ticaret koridorları, savunma iş birlikleri… İslam ülkeleri bu oyunda hem coğrafya hem nüfus hem de kaynak demek.
Fakat Çin’le iş birliği, otomatik olarak bağımsızlık anlamına gelmez. Bir merkezden uzaklaşıp başka bir merkezin yörüngesine girmek de bağımlılıktır. Tarih, bunu defalarca gösterdi. Güçlülerle kurulan ilişkiler, güçlü olunmadığında eşitlik üretmez.
Bu yüzden Müslüman ülkeler için asıl mesaj şudur: Çin sizi önemsiyor çünkü size ihtiyaç duyuyor. Bu kötü bir şey değil. Ama değerli olmak, pazarlık gücü ister. Birlik ister. Ortak akıl ister. Aksi halde bu çağrı, ortak savunmadan çok, dağınık ülkelerin ayrı ayrı bağlanmasıyla sonuçlanır.
Çin kapıyı çalıyor. Ne bağırarak, ne tehdit ederek. Sakin, sabırlı, hesaplı.
Kapıyı açmak mı, kapalı tutmak mı? Bu ikisi de yanlış soru.
Doğru soru şu: Kapıyı açacaksak, masaya ne koyarak oturacağız?
Çünkü bu çağın diplomasisinde iyi niyet yetmez.
Güçlü değilsen, “meşru hakların” bile başkasının cümlesinde kalır.




YORUMLAR