Ersoy DEDE – 06 Şubat 2026
Türkiye’de bazı tartışmalar vardır ki, ne zaman gündeme gelse ortalık toz duman olur. Hukuk konuşulmaz, mevzuat okunmaz, infaz rejimi bilinmez; onun yerine sloganlar, duygular ve bilinçli ya da bilinçsiz algı operasyonları devreye girer. Son dönemde yeniden alevlenen “umut hakkı” tartışması da tam olarak böyle bir başlık. Oysa bu mesele, ne magazinel bir tahliye hikâyesidir ne de birkaç manşetle geçiştirilecek kadar basittir. Bu konu, doğrudan devletin ceza siyasetiyle, hukuk devleti iddiasıyla ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülükleriyle ilgilidir.
Önce şu gerçeği netleştirelim. Türk infaz hukukunda ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, sıradan bir müebbet değildir. 5275 sayılı İnfaz Kanunu, bazı suçlar bakımından koşullu salıverilme ihtimalini tamamen ortadan kaldırmıştır. Özellikle Türk Ceza Kanunu’nda “Devletin güvenliğine karşı suçlar”, “Anayasal düzene karşı suçlar” ve “Milli savunmaya karşı suçlar” başlıkları altında yer alan fiillerin, bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde verilen ağırlaştırılmış müebbet cezaları için infaz rejimi açıktır: Koşullu salıverme uygulanmaz. Bu yaklaşım, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda da açıkça karşılığını bulur. Ölüm cezasının kaldırılması sürecinde, bu cezadan çevrilen ağırlaştırılmış müebbetler için dahi “ölünceye kadar infaz” iradesi özellikle korunmuştur.
Yani iç hukuk açısından tablo son derece nettir. Devlet, kendisine silah doğrultan, anayasal düzeni hedef alan, terörü sistematik bir yöntem olarak benimseyen yapılar karşısında, en ağır yaptırımı öngörmüş ve bu yaptırımın infazında da geri dönüşsüz bir caydırıcılığı esas almıştır. Bu, Türkiye’nin yaşadığı acı tecrübelerle, ödediği bedellerle ve güvenlik refleksiyle doğrudan bağlantılıdır. Kimse bu gerçeği yok sayamaz.
Ancak hukuk devleti olmanın anlamı, sadece kanun yapmak değildir. Hukuk devleti aynı zamanda, altına imza attığı uluslararası sözleşmelerin ve bu sözleşmelerin denetim mekanizmalarının sonuçlarını da göğüsleyebilmektir. İşte “umut hakkı” tartışması tam bu noktada başlar.
Umut hakkı, Türk hukukunda tanımlanmış bir hak değildir. Bu kavram, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinden, yani işkence ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağından türetilmiş bir Avrupa içtihadıdır. AİHM, son on beş yılda geliştirdiği yaklaşımda şunu söylemektedir: Bir kişiye müebbet hapis cezası verilebilir; ancak bu ceza, hiçbir koşulda gözden geçirilemeyen, hiçbir ihtimal tanımayan, mutlak ve geri dönüşsüz bir kader haline gelmemelidir. Hükümlünün, hayatının bir noktasında, çok sıkı şartlara bağlı dahi olsa, cezasının gözden geçirilmesini talep edebileceği hukuki bir mekanizma bulunmalıdır. Aksi halde bu durum, insan onuruyla bağdaşmayan bir infaz rejimine dönüşür.
Bu yaklaşım, teoride kalmış bir görüş değildir. Türkiye aleyhine verilmiş ve doğrudan bu noktaya temas eden dört ayrı karar vardır. Bunların ilki ve en sembolik olanı, Öcalan/Türkiye (No.2) kararıdır. Mahkeme bu dosyada, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının, koşullu salıverme ya da herhangi bir gözden geçirme imkânı tanımaksızın uygulanmasını, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi bağlamında sorunlu bulmuştur. Ardından gelen Kaytan, Gurban ve Boltan kararlarında da aynı hukuki çizgi korunmuş; mesele kişilerden bağımsız olarak, Türkiye’nin infaz rejiminin yapısal bir sorunu olarak ele alınmıştır.
Burada hayati bir ayrımı özellikle vurgulamak gerekir. AİHM, bu kararların hiçbirinde “tahliye edin” dememiştir. “Serbest bırakın” diye bir hüküm yoktur. Mahkemenin söylediği şey çok daha teknik ve çok daha sınırlıdır: Devlet, ağırlaştırılmış müebbet cezasını tamamen indirgenemez bir cezaya dönüştüremez; en azından teorik de olsa, cezanın gözden geçirilebileceği bir yol tanımlamak zorundadır. Umut hakkı, bir sonuç değil; bir usuldür. Bir kapının açılması değil, kapının var olduğunun kabul edilmesidir.
Ne var ki Türkiye’de tartışma tam da burada çarpıtılmaktadır. Umut hakkı, sanki otomatik tahliye anlamına geliyormuş gibi sunulmakta; bu da toplumda haklı bir tepki, öfke ve güvensizlik üretmektedir. Oysa hukuk böyle işlemez. Bir gözden geçirme mekanizması tanımlamak, devletin terörle mücadeleden vazgeçmesi değildir. Caydırıcılığın, kamu güvenliğinin ve devlet otoritesinin korunması, bu mekanizmanın nasıl kurgulanacağıyla doğrudan ilgilidir. Şartlar ağır tutulabilir, kriterler net çizilebilir, keyfiliğe kapalı bir yargısal denetim sistemi kurulabilir. Bu, mümkündür.
Asıl mesele şudur: Türkiye, taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereği, AİHM kararlarına uymakla yükümlüdür. Bu bir siyasi tercih değil, anayasal bir zorunluluktur. Anayasa’nın 90. maddesi, bu konuda tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır. Hoşumuza gitse de gitmese de, “beğenmedim” deme lüksümüz yoktur. Uymamak, Türkiye’yi haklı olduğu pek çok alanda savunmasız bırakır; hukuk devleti iddiasını zedeler ve dışarıda meşruiyet alanını daraltır.
Bu yüzden doğru duruş şudur: Terörle mücadelede taviz yoktur. Devletin güvenliği, anayasal düzen ve toplumun huzuru tartışmaya açık değildir. Ama aynı zamanda hukuk devleti iddiası da lafta bırakılmamalıdır. AİHM’in çizdiği çerçeveye uygun, ama Türkiye’nin güvenlik gerçeklerini gözeten bir infaz düzenlemesi yapmak mümkündür. Mesele, bunu bağırarak değil; akılla, hukukla ve soğukkanlılıkla yapabilmektir.
Sonuç olarak, bu tartışmayı sloganlarla değil, bilgiyle yürütmek zorundayız. Ne “herkes çıkacak” kolaycılığına düşmeliyiz ne de “hiçbir şey yokmuş gibi davranma” körlüğüne. Hukuk, tam da bu iki uç arasında devlet aklını ayakta tutma sanatıdır. Ve nihayetinde, bize düşen şudur: Güçlü bir devlet gibi davranmak; yani hukuka uymak. AİHM kararlarına uymak, Türkiye’yi zayıflatmaz. Doğru yapıldığında, tam tersine, hukuk devleti iddiasını güçlendirir.



YORUMLAR