İngiltere merkezli yayın organlarından The New Arab’da, İsrail’in Lübnan’a yönelik artan askeri baskısının ve Güney Lübnan’da derinleşen güvenlik mimarisinin olası sonuçlarının değerlendirildği bir analiz yayınlandı.
İsrail’in son dönemde Lübnan’da kara saldırılarının yoğunlaştırdığına dikkat çekilen analizde, bu adımların İsrail’in sözde “tampon bölge” doktrini çerçevesinde kalıcı bir işgal pratiğine dönüşme riski taşıdığı tespiti yapıldı.
Lübnan’ın ise iç siyasi parçalanmışlığı, kurumsal zafiyeti ve karar alma mekanizmalarındaki kilitlenme nedeniyle bu sürece karşı etkili bir askeri ya da diplomatik yanıt üretemediği belirtilen analizde ayrıca; İsrail’in Lübnan topraklarındaki hedeflerine, sınır hattında oluşturulmak istenen güvenlik kuşağına ve bu stratejinin bölgesel dengeler üzerindeki uzun vadeli etkilerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelere yer verildi.
İşte The New Arab’da yayınlanan analiz:
Territorial buffer, yani toprak tampon bölgeleri, nadiren, hatta çoğu zaman asla savunucularının vadettiği barış ve güvenliği sağlayamadı.

Örneğin Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Ukrayna, Rusya ile NATO arasında tarafsız bir tampon bölge olarak görülmüştü. Ancak sonuç bunun tam tersi oldu; Ukrayna giderek sertleşen jeopolitik bir rekabet alanına dönüştü ve nihayetinde açık savaşa sürüklendi.
O dönemde, Fransız Başbakanı Georges Clemenceau da benzer bir hataya düşerek, yeni bağımsız Orta ve Doğu Avrupa devletlerinin Bolşevik Rusya’ya karşı bir tampon işlevi göreceğini varsaymıştı.
Ancak bu ülkeler daha sonra Hitler’in erken hedefleri haline geldi ve onun yenilgisinin ardından Varşova Paktı’nın bir parçası oldular.
Balistik füzelerin, insansız hava araçlarının ve diğer mühimmatların artan hassasiyetle uzak mesafedeki stratejik hedefleri vurabildiği bir çağda, koruyucu tampon bölge fikri yalnızca hatalı değil, aynı zamanda anlamsızdır.
Tampon doktrini ve İsrail’in stratejisi
Buna rağmen İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, İsrail’in kuzeyindeki “yerinden edilmiş sakinleri” korumak için İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Lübnan’ın güneyinin büyük bir bölümünü işgal etmesi gerektiğinde ısrar etmektedir.

Katz, İsrail birliklerinin Lübnan ile İsrail sınırından yaklaşık 30 kilometre içeride yer alan Litani Nehri üzerindeki beş köprüyü imha ettiğini ve böylece “İsrail’in kuzeyi güvenli olana kadar” sürdürülecek bir tampon bölge oluşturulduğunu açıkça ifade etmiştir.
Ancak uluslararası hukukun açık ihlali olan bu işgalin, ilan edilen hedeflere ulaşması pek olası değildir. Aksine, İsraillileri —özellikle İsrail askerlerini— daha savunmasız hale getirebilir.
Gazze ve Lübnan’da daha fazla toprak işgali, yerel sivilleri cephe hattı hedeflerine dönüştürme riskini taşımaktadır.
Uluslararası hukuk ve sahadaki gerçeklik
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası toplum, hiçbir devletin başka bir devletten zor yoluyla toprak alamayacağı konusunda uzlaşmıştır. “Savaş yoluyla toprak ediniminin kabul edilemezliği” ilkesi, BM Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararının önsözünde açıkça yer alır ve 1967’de işgal edilen topraklardan İsrail güçlerinin çekilmesini talep eder.

Buna rağmen dünya, İsrail’in Gazze ve Güney Lübnan’da fiilen geniş toprak parçalarını kontrol altına almasını izlemektedir.
Gazze’de İsrail ordusunun bölgenin yüzde 50’sinden fazlasını işgal ettiği bildirilmektedir. Lübnan’da ise İsrail’in yaklaşık 850 ila 1060 kilometrekarelik bir alanı —ülke topraklarının yaklaşık yüzde 10’unu— süresiz olarak kontrol altında tutmayı hedeflediği ifade edilmektedir. Batı Şeria’da ise Ürdün Vadisi’nin “tampon bölge” olarak tutulması uzun süredir İsrail güvenlik doktrininde yer almaktadır.
Ancak İran füzelerinin Tel Aviv, Beit Shemesh, Hayfa ve Dimona’ya ulaşabildiği; Ukrayna dronlarının Rusya’nın derinliklerine sızabildiği bir ortamda, bu tampon gerekçelerinin stratejik temeli büyük ölçüde zayıflamıştır.
Askerî güç ve siyasi sınırlar
Üstelik daha fazla toprak işgali, yerel sivillerin çatışmanın ön hattına itilmesi riskini doğurur. Eleştirmenlere göre bu durum, sivillerin fiilen “canlı kalkan” haline gelmesine yol açabilir ve bu da İsrail karşıtı propaganda için güçlü bir siyasi/medya zemini oluşturabilir.

Aynı zamanda Güney Lübnan’daki işgal, İsrail askerlerini Hizbullah savaşçılarına daha da yaklaştırarak onları daha büyük bir risk altına sokmaktadır.
Siyaset bilimci Dominic Tierney’nin de ortaya koyduğu gibi, modern savaşlar yalnızca askerî değil, siyasi, toplumsal ve ideolojik mücadelelerdir. Bu nedenle salt askerî güç çoğu zaman savaşları kazanmak için yeterli değildir.
“Baskın bir ordu savaşları kazanabilir, toprak ele geçirebilir ve konvansiyonel güçleri yok edebilir; ancak kalıcı barışı veya siyasi hedefleri gerçekleştiremeyebilir,” değerlendirmesi bu gerçeği özetlemektedir. Çünkü meşruiyet eksikliği, isyanlar ve derin siyasi istikrarsızlık gibi sorunlar askerî güçle çözülemez.
İşgal döngüsü ve stratejik yanılgı
İsrail, bu sınırlamaları kabul etmek yerine, Lübnan’dan kaçan sivillerin geri dönüşünü yasaklayacağını açıklamıştır. Bu politika yeni değildir; 1948’den bu yana İsrail, yaklaşık 750.000 Filistinli ve onların torunlarının geri dönüş hakkını tanımamaktadır.

Daha fazla toprak kontrolü, düşmanı ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman daha kalıcı ve daha sert bir direniş üretir. Nitekim Sun Tzu’nun da işaret ettiği gibi, düşmanı yenmek yalnızca toprak kazanmakla ölçülmez; aksine, köşeye sıkıştırılmış bir düşman daha kararlı şekilde geri dönebilir.
Modern çatışmalarda geri çekilen aktör yeniden organize olabilir, yeni taktikler geliştirebilir ve farklı teknolojilerle yeniden saldırabilir. Dolayısıyla savaş hiçbir zaman gerçekten bitmez.
Sonuç ve siyasi çıkmaz
Sonuç olarak, tampon bölgeler yaratmak yerine temel çatışma nedenlerini çözmek çok daha rasyonel bir stratejidir. İsrail’in mevcut siyasi liderliği ise bu yönde bir siyasi çözüm üretmek yerine mevcut statükoyu korumaya daha yatkın görünmektedir.

Oysa hem Gazze hem Lübnan için siyasi çözüm modelleri zaten mevcuttur. Ancak kalıcı barış, yalnızca toprak kontrolüyle değil, siyasi uzlaşıyla mümkündür.
Barış; uluslararası hukuka saygı, sivillerin korunması, hesap verebilirlik ve gerçek bir müzakere iradesi olmadan sağlanamaz. Tampon bölgeler ise bu gerçekliği ortadan kaldırmaz, sadece erteler.
