ABD merkezli yayın organlarından The Spectator’da, ABD Başkanı Donald Trump’ın Pekin ziyareti öncesinde Washington ile Pekin arasında giderek sertleşen küresel güç mücadelesinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Trump yönetiminin Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşı, İran krizi ve Tayvan meselesi üzerinden şekillenen yeni jeopolitik denklemin ele alındığı analizde; özellikle ABD’nin son dönemde Çin’den İran konusunda diplomatik destek istemesinin dikkat çekici bir kırılma yarattığına vurgu yapıldı.
Analizde ayrıca; Hürmüz Boğazı’nda yaşanan enerji krizi, ABD’nin Çin’e yönelik teknoloji ve tarife baskısı, Tayvan üzerinden Asya güvenlik dengeleri ve Pekin’in kendisini Washington ile eşit küresel güç olarak konumlandırma çabalarına dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte The Spectator’da yayınlanan analiz:
ABD Başkanı Donald Trump’ın bu hafta gerçekleştirdiği Pekin ziyareti, Washington ile Pekin arasındaki küresel rekabet açısından son yılların en kritik diplomatik temaslarından biri olarak değerlendiriliyor.

Analize göre Trump’ın Şi Cinping ile görüşmesinde üç temel hedefi bulunuyor.
Bunlardan ilki, Amerikan mahkemelerinin iptal etme riski taşıdığı gümrük tarifelerini koruyacak yeni bir ticaret ateşkesi sağlamak.
İkincisi, Çin’in İran üzerindeki etkisini kullanarak Ortadoğu’daki savaşı sona erdirmesi için baskı kurmak.
Üçüncü hedef ise iç politikaya yönelik güçlü lider görüntüsü verecek diplomatik bir başarı fotoğrafı elde etmek.
Ancak Pekin cephesinde tablo farklı okunuyor. Şi Cinping’in bu görüşmeden asıl beklentisinin, Çin’in artık ABD ile eşit statüde küresel güç olarak kabul edilmesi olduğu belirtiliyor.
Tarife savaşı ve Trump’ın zayıflayan kozu
Analizde, Trump yönetiminin Çin’e karşı yürüttüğü ticaret savaşında önemli hukuki sorunlarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekiliyor.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin şubat ayında aldığı kararla, Trump’ın acil durum yetkilerini kullanarak uyguladığı tarifelerin yasal dayanağının büyük ölçüde ortadan kalktığı belirtiliyor. Mahkeme, Başkan’ın sınırsız kapsam ve sürede tarife uygulama yetkisine sahip olmadığına hükmetti.
Bu kararın ardından Trump yönetiminin yeni tarifeleri de ikinci bir mahkeme tarafından engellendi. Her ne kadar Washington yönetimi kararlara itiraz ederek tarifeleri uygulamaya devam etse de; analizde Trump’ın Çin’e karşı kullandığı en güçlü ekonomik baskı aracını kaybetmeye başladığı vurgulanıyor.
Yaklaşık dokuz yıl önce aynı iki liderin Pekin’de çok farklı şartlarda bir araya geldiği hatırlatılırken; bugün Çin devlet medyasının Trump’ı artık “yorgun bir imparatorluğun lideri” şeklinde sunduğu ifade ediliyor.
İran savaşı ve Hürmüz krizi
Pekin zirvesinin en kritik başlıklarından biri ise İran krizi olarak öne çıkıyor.

Trump, Pekin’e gitmeden iki gün önce İran ile sağlanan ateşkesin “hayat destek ünitesine bağlı” olduğunu açıklamıştı. ABD ve İsrail’in yaklaşık on hafta önce İran’a yönelik gerçekleştirdiği saldırılarla başlayan savaşın kısa sürede sona ermesi beklenirken; çatışmalar beklenenden çok daha uzun sürdü.
İran’ın buna karşılık Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve Körfez’deki Amerikan üslerini hedef alması, küresel enerji piyasalarında ciddi şok etkisi yarattı.
Pakistan’ın arabuluculuğunda sağlanan ateşkesin ise oldukça kırılgan olduğu belirtiliyor. Analizde özellikle Çin’e ciddi ekonomik bağımlılığı bulunan Pakistan’ın, ABD merkezli bir savaşta arabulucu rolüne yükselmesinin dikkat çekici olduğu ifade ediliyor.
İran yönetiminin savaş konusunda geri adım atmaya niyetli olmadığı değerlendirilirken; Ayetullah Hamaney’in öldürülmesinin ardından yerine daha sert çizgideki Mücteba Hamaney’in getirilmesi, Tahran’daki radikal güvenlik yaklaşımının devam edeceğinin işareti olarak yorumlanıyor.
Enerji dengesi ve Çin faktörü
Savaşın küresel enerji piyasaları üzerindeki etkisi ise analizde geniş yer buluyor.

Petrol fiyatlarının yeniden 100 dolar seviyesinin üzerine çıktığı belirtilirken; Hürmüz Boğazı’ndaki kriz nedeniyle hem ABD’de hem Avrupa’da akaryakıt fiyatlarının ciddi biçimde yükseldiği ifade ediliyor.
Bu noktada Çin’in İran üzerindeki ekonomik etkisi kritik unsur olarak öne çıkıyor. Çin’in İran petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90’ını satın aldığı ve Tahran ekonomisinin büyük ölçüde Pekin sayesinde ayakta kaldığı vurgulanıyor.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in açık şekilde Çin’den İran üzerinde diplomatik baskı kurmasını istemesi ise dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Analize göre Washington, ilk kez küresel rakibinden; kendisinin ve İsrail’in başlattığı bir savaşı sona erdirmesi için yardım talep etmiş oldu.
Ancak Çin’in de savaşın uzamasından rahatsız olduğu belirtiliyor. Dünyanın en büyük enerji ithalatçısı olan Pekin yönetiminin, Hürmüz krizinden ciddi ekonomik zarar gördüğü ifade ediliyor.
Tayvan mesajı ve Asya’daki endişe
Pekin görüşmelerinin bir diğer kritik başlığı ise Tayvan meselesi.

Şi Cinping’in Washington’dan, Tayvan bağımsızlığına açık şekilde karşı çıktığını ilan etmesini istediği belirtiliyor. Ayrıca Çin’in, Amerikan teknoloji kısıtlamalarının hafifletilmesini ve İran ile sürdürülen örtülü petrol ticaretine yönelik baskının azaltılmasını talep ettiği aktarılıyor.
Bu durumun özellikle Japonya başta olmak üzere ABD’nin Asya’daki müttefiklerinde ciddi endişe yarattığı ifade ediliyor.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi’nin daha önce Çin’in Tayvan’a yönelik olası bir askeri hamlesini “Japonya’nın varlığını tehdit eden durum” olarak tanımladığı hatırlatılıyor. Bu ifade, Tokyo’nun gerektiğinde ABD ile birlikte askeri müdahaleye katılabileceği anlamına geliyor.
Analize göre Trump’ın Pekin’de Tayvan konusunda daha yumuşak mesajlar vermesi halinde; Japonya ve diğer Amerikan müttefikleri, Washington’ın güvenlik garantilerine dair ciddi soru işaretleri yaşamaya başlayabilir.
Çin’in yeni küresel düzen arayışı
Analizde, Şi Cinping’in uzun süredir ABD merkezli küresel düzene alternatif bir sistem inşa etmeye çalıştığı vurgulanıyor.

Kuşak ve Yol projeleri, altyapı yatırımları ve Çin merkezli ekonomik ilişkiler ağıyla Pekin’in, yıllardır kendi etki alanını genişlettiği ifade ediliyor.
Bu nedenle Trump-Şi görüşmesinin yalnızca ikili ilişkiler açısından değil; yeni küresel güç paylaşımının şekillenmesi bakımından da tarihi önemde olduğu belirtiliyor.
Özellikle ortak açıklamada yer alması beklenen “karşılıklı saygı” ifadesinin kritik diplomatik anlam taşıdığı değerlendiriliyor. Çin diplomasi dilinde bu kavramın, ABD’nin Pekin’i eşit güç olarak kabul ettiği anlamına geldiği vurgulanıyor.
Yeni dönemin başlangıcı
Analizin genel değerlendirmesinde, Trump’ın Pekin’den büyük ihtimalle sınırlı bir ticaret uzlaşısı ile döneceği ancak İran krizinin tek görüşmeyle çözülemeyecek kadar karmaşık olduğu ifade ediliyor.

Buna rağmen Pekin yönetiminin asıl stratejik kazancının, ABD Başkanı’nın Çin’e gelerek küresel meselelerde Pekin’in belirleyici aktör olduğunu fiilen kabul etmesi olduğu savunuluyor.
Bu nedenle görüşmenin, yalnızca diplomatik bir zirve değil; aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Amerikan merkezli düzenin aşınmaya başladığını gösteren sembolik bir kırılma noktası olabileceği değerlendirmesi yapılıyor.
