Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar photo

ABD’nin Asıl Korkusu, Türkiye’nin S-400 Kullanması Değil; Bir Gün ABD Sistemlerine İhtiyaç Duymamasıdır – Reşit Kemal As

Reşit Kemal AS – 09 Ocak 2026

 

Başlangıç Noktası: Türkiye Neden S-400 Aldı?

Türkiye’nin S-400 sürecine girişi ani bir tercih değil, uzun bir dışlanmışlık hikayesinin sonucudur. Ankara yıllarca NATO müttefiklerinden hava savunma sistemi talep etti. Patriot görüşmeleri yapıldı, teknoloji transferi istendi, ortak üretim gündeme geldi. Ancak bu talepler ya reddedildi ya da siyasi şartlara bağlandı.

Yani Türkiye’ye verilen mesaj şuydu:
“Tehdit altındasın ama savunmanı biz uygun görürsek yapabilirsin.”

S-400 tercihi, bu tablo karşısında ortaya çıkmış bir zorunlu seçenekti. Bu yönüyle mesele, “Rusya’ya yakınlaşma”dan ziyade, Batı’nın kapattığı bir alanın başka bir kapıyla açılmasıdır.

Türkiye’nin S-400’leri geri vermesi ya da üçüncü bir ülkeye satması önerileri, ilk bakışta “pragmatik” gibi sunulsa da derine inildiğinde hem hukuken hem stratejik olarak karşılığı olmayan temennilerden ibaret. Üstelik bu öneriler, meseleyi bir savunma sistemi tartışması olmaktan çıkarıp, Türkiye’nin egemenlik kapasitesini sorgulayan bir noktaya taşıyor.

Çünkü S-400 meselesi bir silah alımı değil; kimin karar verdiği meselesidir.

Öncelikle hukuki gerçeklikten başlayalım. Türkiye ile Rusya arasında yapılan S-400 anlaşması, sistemlerin üçüncü bir ülkeye devrini açık biçimde Rusya’nın iznine bağlar. Yani “sat gitsin” önerisi, yalnızca siyasi değil, sözleşmeye aykırı bir senaryodur. Bu tür bir adım, Türkiye’yi bu kez de “anlaşmalarına uymayan ülke” pozisyonuna düşürür. Bir yaptırımdan kurtulmak için başka bir krizi davet etmek, strateji değil savrulmadır.

Washington’un Asıl Rahatsızlığı

ABD, Türkiye’nin farklı güç merkezleriyle aynı anda çalışabilen, bağımsız karar verebilen bir askeri kapasiteye ulaşmasını istemiyor.

Peki F-35 programı ve ABD yaptırımları karşılığında başka ne olabilir?

Asıl kritik soru budur ve cevabı, S-400’lerden vazgeçmekte değil; dengeyi yeniden tanımlamakta yatıyor.

Birinci alternatif, S-400’lerin teknik statüsü üzerinden ilerlemektir. Türkiye, bu sistemlerin NATO ağlarına entegre edilmeyeceğini ve bağımsız bir savunma katmanı olarak tutulacağını zaten defalarca dile getirdi. Sorun burada teknik değil; siyasi. Ancak bu durum, Türkiye’nin elini tamamen zayıflatmaz. Aksine, kontrollü şeffaflık ve teknik denetim mekanizmalarıyla ABD’nin “istihbarat riski” söylemi boşa düşürülebilir. Bu, geri adım değil; oyun alanını daraltma hamlesidir.

İkinci alternatif, karşılıklılık ilkesidir. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik ve hukuki bir haksızlıktır. Türk savunma sanayii bu programın parçasıydı; üretim yaptı, yatırım yaptı. Ankara, meseleyi sadece diplomatik değil, ticari ve hukuki platformlara taşıyarak ABD’ye maliyet üretme yolunu seçebilir. Yaptırım korkusu, tek taraflı bir silah değildir.

Üçüncü ve belki de en etkili alternatif, stratejik çeşitlendirmedir. Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı adımlar, bu yolun zaten açıldığını gösteriyor. Milli muharip uçak, insansız sistemler, hava savunma projeleri… Bunlar kısa vadede F-35’in yerini tutmayabilir; ancak uzun vadede “vazgeçilmezlik” algısını ortadan kaldırır. ABD’nin asıl korkusu, Türkiye’nin S-400 kullanması değil; bir gün ABD sistemlerine ihtiyaç duymamasıdır.

Dördüncü alternatif ise diplomatik alanın genişletilmesidir. Türkiye, bu meseleyi ikili bir kriz olmaktan çıkarıp NATO içi bir tartışmaya dönüştürme kapasitesine sahiptir. Çünkü benzer şekilde farklı savunma sistemlerine sahip ülkeler ittifak içinde yer almaya devam ediyor. Türkiye’nin dışlanması, teknik gerekçelerden çok siyasi tercihlere dayanıyorsa, bunun adı ittifak sorunudur; Türkiye sorunu değil.

Baskıya Boyun Eğmek mi, Masayı Yeniden Kurmak mı?

Sonuçta S-400 meselesi, ne Rusya’yı memnun etme ne de ABD’yi ikna etme problemidir. Bu mesele, Türkiye’nin hangi masada, hangi şartlarla oturacağı meselesidir. Geri vermek, satmak ya da depoya kaldırmak; hepsi aynı mesajı verir: “Baskı sonuç verdi.”

Oysa Türkiye’nin aradığı şey, yaptırımların kalkmasından çok daha önemlidir:
Kendi kararlarının bedelini ödeyebilecek, ama iznini kimseden istemeyecek bir ülke olmak.

Ve asıl pazarlık gücü de tam olarak buradan doğar.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER