Doç. Dr. Kemal OLÇAR – 29 Kasım 2025
Afrika Kıtası 30,3 milyon km²’lik devasa alanı, 1,46 milyarın üzerinde nüfusu ve 54 ülke, dokuz bölge, 3 sınırlı tanınmış yapı ile yıllarca emperyalist güçlerin sömürgesi olmuştur. Sömürge yıllarının neredeyse sonuna denk gelen 1950 yılından bugüne Afrika’da başarılı/başarısız 300’den fazla askeri darbe gerçekleştirilmiştir. Son beş yılda Sudan, Mali, Burkina Faso, Nijer gibi ülkelerde askeri darbeler sonucu başta Fransa olmak üzere sömürgeci ülkelerin (Belçika, Almanya, İspanya, Fransa, Birleşik Krallık, İtalya, Portekiz, Çin, ABD, Rusya Federasyonu vb.) etkileri oldukça azalmıştır. Darbelerin en önemli sebepleri ekonomik krizler, yolsuzluk, güvensizlik, terörizm gibi iç sorunlar, post-kolonyal devlet yapılarının kırılganlığı, bölgesel güç dengeleri, etnik/kabile çekişmeleri olarak görülmektedir.
Diğer taraftan yapılan tahminlere göre Afrika kıtasının nüfusu2027 yılı sonuna kadar yaklaşık 175 milyon kişi artacağı, 2050’de 2,5 milyara, 2100’de ise 4 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Toplam nüfusun %40’tan fazlası 15 yaş altı, yaş ortalaması 19, ortalama çocuk sayısı 4-5 çocuk, kırsal yaşam oranı %55, 1000’den fazla etnik grup ve 2000’den fazla dil, sağlıklı yaşam beklentisi 56 yıl ve 2024 yılı itibariyle kişi başı gelir yaklaşık 2,158dolar (günlük 6 dolar) civarındadır. Kara kıta sadece darbelerle değil demografisi ile de sınanmaktadır.
Kaynak Zengini Kıta: Petrol, Madenler ve Tarımın Gücü
Kıtanın ekonomisi genel anlamda petrol, altın, elmas, kömür, platin, demir gibi doğal kaynaklara dayanırken, kakao, kahve, şeker, çay, pamuk, muz ve narenciye gibi tarımsal ürünler de üretimde önemli bir yer tutmaktadır. Libya, Cezayir, Nijerya ve Angola petrol ve doğalgaz; Güney Afrika altın, platin, kömür ve demir; Botsvana elmas; Tunus fosfat; Sahraaltı Afrika tarımsal ürünler önemli gelir kaynakları arasındadır. Bunun dışında elektronik cihazların bataryalarında kullanılan kobalt Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden, mobil telefon ve bilgisayar üretiminde kullanılan tantal madeni Ruanda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nden elde edilmektedir. Yine Botsvana, Güney Afrika ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti elmasta, Güney Afrika ve Gana ise altında önemli bir paya sahiptir. Nükleer yakıt olarak kullanılan uranyum üretiminde Nijer ve Namibya’nın, araç egzozlarındaki konvektörlerde kullanılan platin ve rodyum Güney Afrika’nın, kömür, petrol ve doğalgaz üretiminde Mozambik (5,7 trilyon metreküp doğalgaz ve 23 milyar ton kömür), Kenya ve Etiyopya’nın zengin ülkeler olduğu bilinmektedir. 2025 yılı sonunda Afrika kıtasının toplam GSYH büyüklüğü 2,8 trilyon ABD dolarına ulaşması beklenmektedir.
Servetin Küçük Bir Azınlıkta Toplanması: Batı ile İşbirliği Yapan Seçkinler
En yüksek gelire sahip ülkeler Nijerya, Mısır, Güney Afrika, Cezayir, Fas, Angola ve Doğu Afrika şeklinde sıralanmaktadır. Ancak bu gelirin büyük bir çoğunluğu batı ile işbirliği yapan küçük azınlık kabile reislerine tahsis edilmektedir. Bunun dışında Afrika kıtasına Çin Halk Cumhuriyeti 2024 yılında toplam 3,37 milyar dolarlık doğrudan yatırım yaparken, yatırım stoku yaklaşık 44,2 milyar dolara ulaşmıştır. 2000–2023 yılları arasında ise Afrika ülkelerine 182,28 milyar dolarlık kredi veren Çin Afrika özelinde “güç geçişkenliği” konusunda hegemonik bir yapı olarak kayda geçmiştir. ABD, AB, Rusya ve diğer sömürgeci ülke ve yapılar Afrika topraklarını ucuz hammadde kaynağı, insanlarını ucuz iş gücü statüsünde ve coğrafi anlamda yok hükmünde gördüklerinden kendi medeniyetleriyle Afrika medeniyeti arasına setler inşa etmişler ve “dikensiz çiçek bahçelerini” Afro köklü gömenlere karşı koruma altına almışlardır.
Bununla da yetinmeyip Afrika halklarından yeni etnik ve dini gruplar üretip akraba toplulukları birbirlerine kıydırıp kabile bazlı devletçikler marifetiyle vekalet stratejisi uygulamaktadırlar. Afrika ülkeleri sürekli açlık, çatışma ve savaşlar, insan hakları ihlalleri, yasadışı kitlesel göçler, adam kaçırma, insan ticareti, vahşet, tecavüz, suç ve terör örgütlerinin güvenli alanları şeklinde anılırken Çin, Birleşik Amerika, Rusya ve Avrupa kendi halklarına güvenli gelecek inşa etmek için bu devasa kıtayı acımasızca sömürmektedirler. Bu konuda hem iş birliği ve hem de rekabet halindedirler.
Afrika ülkelerinin yanı sıra kendilerini “bağlantısızlar” hareketi kapsamında değerlendiren diğer bir kıta da Latin Amerika kıtasıdır. Bu hareket içinde (1955) Endonezya’nın Bandung kentinde düzenlenen ve 29 ülke liderlerinin katıldığı konferansta dünya iki kutuptan ve “beşten büyüktür” görüşü ortaya çıkmıştır. Bağlantısızlar grubunun içinde yer alan Latin Amerika’nın kaderi de diğer Afrika, Asya, Orta Doğu, Doğu Avrupa ve Pasifik ülkeleri gibi benzerlikler arz etmektedir.
Pembe Dalga: Anti-Emperyalist Liderlerin Yükselişi
Buna göre Latin Amerika 1990 yıllarından itibaren ılımlı sol kanat ideolojiler (Pembe Dalga) yükselişe geçmiş ve Venezuela’da Hugo Chávez, Brezilya’da Lula da Silva ve Dilma Rousseff, Paraguay’da Fernando Lugo, Arjantin’de Néstor ve Cristina Kirchner, Uruguay’da Tabaré Vázquez ve José Mujica, Şili’de Lagos ve Bachelet hükûmetleri, Bolivya’da Evo Morales, Nikaragua’da Daniel Ortega, Honduras’ta Manuel Zelaya ve Ekvador’da Rafael Correa gibi soyalist liderler ortaya çıkmıştır. Kuzey Amerika’nın Latin Amerika’da değiştirmeye çalıştığı asıl konu anti-emperyalist siyasi ve ideolojik siyasetçi/düşünürlerin etkisi olduğu değerlendirilmektedir.
Özellikle Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti, kahve ve kakao ihracatına dayalı ekonomik kalkınması 1878’de petrolün keşfedilmesinden sonra enerji satışlarına bağımlı hale gelmiştir. 1913’te Royal Dutch Shell Oil Company ile yapılan anlaşma gereği ülkedeki petrolün çıkarılması ve satışları yabancı şirketlerin kontrolüne geçmiştir. 1940’tan itibaren “Yedi Kız Kardeş”(Standart Oil, Exxon, Mobil, Chevron, Gulf Oil ve Texaco Amerikan, Royal Dutch Shell ve British Petroleum) olarak bilinen kartel şirketler dünya petrol üretiminin %83’ünden fazlasını üretir hale gelmişler ve bulun üzerine 10-14 Eylül 1960 tarihlerinde Bağdat Konferansı’nda alınan kararla Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela tarafından kurulmuştur. OPEC’in kurulduğunda, kurucu üye ülkeler arasında günlük 2,8 milyon varil üretimiyle en büyük üretici ülke Venezuela idi.
Bu dönemde, beş kurucu üye ülkenin gelirleri 1960’ta 2,25 milyon dolardan 1974’te 80 milyar dolara yükseldi. Ancak Venezüella tıpkı Avustralya ve İspanya gibi “ekonominin ticarete konu mallar sektöründe; bir sektörün aynı anda hem büyüme hem de daralma yaşaması” anlamına gelen “Hollanda Hastalığına” (1982-W. Max Corden ve J. Peter Neary) yakalanmış ve üretim veya fiyat artışlarıyla patlama yaşayan kaynak sektörünün genişlemesi ve reel döviz kurunun değer kazanmasıyla imalat sektörünün daralması sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Dolayısıyla Venezüella’nın sermaye birikimi sürekli engellenmiş ve sadece “ham” madde satımından kaynaklı kalkınma stratejisi ülkeyi hiperenflasyona sürüklemiş ve aynı zamanda sosyolojik/ideolojik çıkmaza girmesine sebep olmuştur. Hatta bu gidişata dur demek isteyen ve emperyalizme engel teşkil eden mevcut Venezüella hükümeti ABD’nin çeşitli bahanelerle “Güney Mızrağı” adlı askeri bir operasyona maruz kalmak üzeredir.
ABD’nin “Güney Mızrağı” Operasyonu: Kuşatma ve Rejim Değişikliği Planı
ABD sadece “uyuşturucu ile mücadele kapsamında” USS San Antonio, USS Iwo Jima ve USS Fort Lauderdale gemileri, P-8 tipi casus uçakları, F-22, F-35, F-18 savaş uçakları ve 15 bin askeri bölgede konuşlandırmıştır. Politik/Askeri hedefler; Maduro yönetiminin devrilmesi ve Venezüella ordusunun askeri yerleşkelerinin imhası olarak belirlenmiştir. Bu maksadın tahakkuku için ABD yönetimi önce CIA vasıtasıyla istihbarat harekâtı düzenlemiş, ardından “Gambot Diplomasisi” uygulamış, amaç hasıl olmayınca askeri yığınaklanma gerçekleştirmiş ve nihayet buna yönelik prova ve tatbikatlar düzenleyerek kararlılık harekâtı icra etmiştir. Tüm bunlar Maduro yönetimini değiştirip yerine müzahir 2019 yılı seçimlerinde darbe girişiminde bulunan Amerikancı Juan Gerardo Guaidó Márquez’i getirmek ve NOBEL ödüllü María Corina Machado’yu kanaat önderi yapmak için olduğunu söylemek gerek.
Yani ABD’nin arka bahçe “gülleri” olan bu şahısları Amerikalı WASP grubunun enerji zenginlerinin kukla ve uşağı yapmak suretiyle varsa kalan yerli Venezolanos’ları köleleştirmek ve zamanında (1492) İspanyol Hernán Cortés ve kuzeni Francisco Pizarro gibi tüm Güney Amerika’yı asimile etmek olduğunu görmek için az dozda tarih bilmek yeterli olacaktır. Bu plan ABD’nin diğer ülkeler için uyguladığı ve “başarı” elde ettiği arşivde yer alan askeri ve siyasi/diplomatik yöntemlerle çok benzerlik arz etmektedir. O yüzden ABD’nin yasadışı ve keyfi müdahalelerinin önlenmesi için bu plana hâkim olmak ve tedbirler geliştirmek zorunludur.
Türkiye’nin Bağımsız ve Barışçıl Dış Politika Doktrini
Türkiye’nin uyguladığı hem Afrika politikaları hem de küresel politikaların temel prensipleri aynıdır ve devlet stratejisidir. Buna göre Türk dış politikaları; barışçıdır (sorunların çözümünde eşitliğe dayanır), bağımsızdır (başka devletlerin dış politikalarından ve yönetim sistemlerinden etkilenmez), gerçekçidir (dünyadaki siyasi ve ekonomik gelişmeleri göz önünde bulundurur), hukuka bağlıdır (hukuk ve diplomasi ön plandadır), yerli ve milli güce dayalıdır (bilim ve teknolojiyi rehber kabul eder), başka ülkelerin iç işlere karışmaz ve irredentist (yayılmacı) değildir. Bu metot kullanılarak diğer ülkelerle sağlıklı ve uzun vadeli ilişkiler kurmak mümkündür ve bu ilişki kodu milli karakterimize de son derece uyumludur.
