Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

İran Savaşı, Tarihsel Hafıza ve Stratejik Körlük – Adem Kılıç

Adem KILIÇ – 02 Mart 2026

 

 

ABD ve İsrail; hatta daha doğru bir ifade ile Trump ve Netanyahu, uzun süredir beklenen bir şekilde İran’a karşı bir savaş başlatarak, Orta Doğu’daki ortamı, bir “caydırıcılık” denkleminden çıkararak “varoluşsal” bir denkleme taşıdı.

Tahran’daki rejimin karar alma mekanizmalarını felç etmeyi hedefleyen ilk dalganın ardından Ayetullah Ali Hamaney’in ölümü, bu savaşın sınırlarının sadece askeri tesislerle çizilmediğini, Ortadoğu’da Arap Baharı dönemlerinden bu yana rafa kaldırılmış olan “rejim değişikliği” doktrininin de yeniden sahalara döndüğünü gösterdi.

Diğer yandan Trump’ın “savaşları bitiren başkan” kimliğini yerle bir eden popülist, Netanyahu’nun ise teolojik ve politik nedenlerle bu süreci meşrulaştırma çabası, bu savaşın sadece stratejik bir hedef gütmediğini, aynı zamanda da her iki liderin iç siyasetteki sıkışmışlıklarını aşmak adına başvurdukları ideolojik bir “kumar” olduğunu da gözler önüne serdi.

Daha aylar önce gerçekleşen 12 gün savaşlarında İran’ın nükleer tesislerinin vurulmasını “kesin bir zafer” olarak pazarlayan Trump’ın, bugün neden yeniden ve daha şiddetli bir saldırıya ihtiyaç duyduğu sorusu, Amerikan dış politikasındaki metodolojik tutarsızlığı ve savaşın nedeninin nükleer olmadığını da ortaya koydu.

Stratejik körlük ve maliyet

ABD ve İsrail bu durumdayken, İran’ın ise bu saldırılara verdiği karşılık ise, Tahran’ın onyıllardır sürdürdüğü caydırıcılık yaklaşımının ve klasik olarak tanımlanabilecek asimetrik savaş doktrininin, sert bir şekilde değiştiğini gösterdi.

Zira; İran’ın saldırılarını, ABD’nin askeri üslerinin bulunduğu bölge ülkelerinin topraklarına yayması, bu savaşı varoluşsal olarak gördüğünü kanıtlarken, aynı zamanda da savaşın maliyetini küreselleştirme stratejisi ile hareket etmek istediğini gözler önüne serdi.

Bu durum, Hamaney ve üst düzey İranlı yetkililerin öldürülmesine rağmen ABD’nin Venezuela örneğinde olduğu gibi, “cerrahi bir operasyonla rejim değiştirme” hayalinin yerle bir olmasına neden oldu.

İşte gelinen bu nokta; ABD’nin ilk aşamada 15 gün daha sonra ise 4 hafta olarak planladığını açıkladığı savaşın, artık yıllarca sürebilecek ve küresel dinamikleri felç edebilecek bir yıpratma savaşına dönüşme riskini beraberinde getirdi.

Trump’ın “önce Amerika” diyerek kaçınacağını açıkladığı bölgesel angajmanlara, İsrail’in sözde güvenlik kaygıları ve yayılmacı öncelikleri doğrultusunda bu denli radikal bir şekilde eklemlenmesi iki liderin bile beklemediği bir potansiyeli artık açık bir şekilde içerisinde barındırır hale geldi.

Diğer yandan, diplomatik temaslar sürerken gelen bu saldırı, aslında diplomasinin bir çözüm arayışı değil, askeri hazırlıklar için zaman kazandıran taktiksel bir perdeleme olduğunu ortaya koydu ve ABD’nin onyıllardır dünyada sürdürdüğü “arabulucu bir diplomasi ülkesi” propagandasına ağır bir darbe vurdu.

Gerek Amerikan Kongresi’nde gerekse de BM nezlinde meşruiyet zemini olmayan ve daha ilk gününde bir okulun vurulması ile onlarca kız çocuğunun ölümüne neden olan bu süreç, bölge halkları nezdinde Batı’nın “özgürleştirme” vaatlerinin inandırıcılığını bir kez daha yerle bir etti.

Türkiye ve stratejik denge

Türkiye açısından bu yeni savaş, sadece bir komşu ülkedeki yangın değil, doğrudan bölgesel dengeleri ve ulusal güvenlik mimarisini sarsabilecek bir gelişme olması nedeniyle çok daha kritik bir noktaya evrilebilir.

Zira; Suriye’de süren yaklaşık 12 yıllık iç savaşın Türkiye’yi nasıl etkilediği düşünüldüğünde, İran’da da merkezi otoritenin zayıflaması veya tamamen çökmesi, Türkiye’nin Suriye’den daha büyük ve kontrol edilmesi çok daha zor olan bir sınavla karşı karşıya kalmasına neden olabilir.

Bunun yanı sıra, Türkiye’nin çok sayıda başlıkta rekabet etmesine rağmen, İran ile olan derin ekonomik, kültürel ve enerji bağlarının olması, Türkiye’nin yeni bir türbülansa karşı direncini bir kez daha test edebilir.

Gelinen noktada Türkiye’nin, Rusya-Ukrayna savaşında başarı ile ortaya koyduğu “tarafsızlık politikasını” genişletmesi büyük önem arz edebilir.

Sonuç: Tarihsel hafızanın ışığında bölgesel gelecek

Netice itibarıyla, Orta Doğu’da sahnelenen bu yeni perde, Batının, Irak, Afganistan ve Suriye tecrübelerinden ders almadığını, aksine ideolojik hırslarının stratejik rasyonalitelerinin önüne geçtiğini teyit etmiştir.

Trump ve Netanyahu’nun tamamen kendi çıkarları için başlattığı bu süreç, planladıkları gibi kısa sürede sonuçlanmadığı takdirde, ABD ve müttefiklerinin bataklığa saplandığı bir gerçekliğin ortaya çıktığı ve küresel güç dengelerinin Çin lehine esnediği bir ortamın oluşmasına kadar gidecektir.

Türkiye için bu süreçteki en büyük başarı ise tarafsızlık stratejisini bir üst perdeye taşıyarak, krizin insani ve siyasi maliyetini en aza indirecek diplomatik liderlik sergilemek olacaktır.

Zira İran’ın bir iç savaş veya uzun süreli bir dış müdahale ile parçalanması, bölge haritasının sadece sınırlarını değil, sosyolojik ve siyasal dokusunu da onlarca yıl boyunca onarılamayacak şekilde bozabilir.

Çünkü sonuç olarak artık asıl soru; bu savaşın kimin tarafından kazanılacağı değil, bu gelişmelerin ardından bölgedeki istikrarın nasıl yeniden sağlanacağıdır.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER