Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

İran’da İktidar Değişikliği mi Yoksa Bölgesel Kaos mu? – Adem Kılıç

Adem KILIÇ – 09 Şubat 2026

 

2026 yılının henüz 2. ayında olmamıza rağmen dünya, tüm küresel sistemi yeniden şekillendiren olaylara sahne olmaya devam ediyor.

Grönland, Venezuela gibi 2026 yılının ilk ayına damga vuran olayların ardından küresel sistem, şimdi de aslında uzun süredir alışık olduğu “kontrollü kriz” dönemlerinden birini daha geride bırakmaya hazırlanıyor.

Zira; Basra Körfezi ve çevresinde yoğunlaşan Amerikan askeri varlığı, artık diplomatik baskının uzantısı olan sembolik bir güç gösterisi olmaktan çıktı ve Ortadoğu’nun siyasi, askeri ve jeopolitik mimarisini kalıcı biçimde dönüştürebilecek bir çatışma eşiğine ulaştı.

Hatta gelinen noktada; geçtiğimiz yıl Haziran ayında İran’daki nükleer tesislere yönelik ABD saldırısının, aslında bir uyarıdan ziyade, daha kapsamlı bir hesaplaşmanın ön adımı olduğu anlaşıldı.

Aslında Washington’un Tahran’a sunduğu denklem açık.

ABD Başkanı Trump İran’a; ya ABD’nin ortaya koyduğu şartlar temelinde yeniden tanımlanacak bir İran ya da askeri zorlamayla şekillenecek bir tasfiye sürecini İran yönetiminin önüne sunuyor ve bu yaklaşım, bölgedeki tüm aktörleri stratejik olarak köşeye sıkıştıran, manevra alanını daraltan ve hata payını sıfıra yaklaştıran bir tabloyu da beraberinde getiriyor.

ABD’nin tehlikeli stratejisi

Görünen o ki Beyaz Saray, Hamaney’in iktidarını ayakta tutma refleksinin, ABD’nin ağır taleplerine direnmenin yaratacağı askeri bedelden daha caydırıcı olacağını varsayıyor gibi görünüyor.

Bir yanda Hamaney’in “bölgesel savaş” tehdidi, diğer yanda Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın diplomatik temas mesajları ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin anlaşma konusunda sergilediği iyimserlik, İran yönetiminin içindeki derin fay hatlarını da görünür kılıyor.

Bu tablo net olarak, İran yönetiminin bir taraftan hayatta kalmak adına Batı ile uzlaşma arayışında olduğunu, diğer taraftan ise ideolojik ve stratejik omurgasını kaybetmemek için geri adım atmaktan çekindiğini gösteriyor.

Ortaya çıkan sonuçlar ise paradoksal.

Zira İran, aynı anda hem tarihinin en savunmasız dönemlerinden birini yaşarken hem de köşeye sıkışmış bir yönetimin alabileceği en yüksek riskli davranışlara açık hale geliyor.

İsrail boyutu

Bu denklemin en sert ve savaşmak konusunda tavizsiz bir yaklaşım sergileyen aktör ise şüphesiz olarak İsrail olarak görünüyor.

İsrail  açısından İran’la müzakere fikri, zaman kazanma manevrasından ibaret ve Netanyahu’nun Amerikan yönetimine yönelik açık tehdit dili, İsrail’in diplomatik çözüme değil, askeri sonuca hazırlık yaptığını ortaya koyuyor.

İsrail’in de temel varsayımı aslında net.

İsrail bölgede geniş ulusal bütünlüğe sahip ülkeler ve güçlü merkezi yapılar istemiyor. Lübnan’da, Irak’ta ve Suriye’de izlediği strateji de bu varsayımı ispatlıyor.

İsrail, İran’ın da parçalanmış bir yapıya bürünmesini hedeflerken, aynı zamanda da bir ABD saldırısının İran tarafından doğrudan İsrail’i hedef alan bir misillemeyle sonuçlanacağını peşinen kabul ederek hazırlık yapıyor.

İşte bu karşılıklı güvensizlik ve temellendirilemeyen varsayım ortamı, sahadaki askeri hazırlıkları hızlandırırken, diplomatik çözüm ihtimalini de her geçen gün daha fazla zayıflatıyor.

İran ne yapacak?

İran, 1979 Devrimi’nden bu yana belki de en kırılgan dönemini yaşıyor.

Son iki yılda “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan gruplar ciddi biçimde aşınırken, ülke özellikle şiddeti giderek artan ekonomik ambargoların etkisi ile tarihinin belki de en büyük ekonomik krizi ile boğuşuyor.

Lübnan’da Hizbullah’ın ağır kayıplar vermesi, Husilerin ABD ve İngiltere tarafından artık rutin hale gelen hava saldırıları ile hareket alanının daralması ve Suriye’de Esed rejiminin çöküşüyle birlikte İran, hem bölgesel etkisini hem de Akdeniz’e uzanan stratejik derinliğini kaybetmiş görünüyor.

Bu dış gerilemeye, içeride de patlak veren ve ülke geneline yayılan kitlesel protestolar eklendiğinde, Hamaney yönetiminin meşruiyet krizinin artık yapısal bir hal aldığı görülüyor.

Bunca krizi aynı anda yönetmek zorunda olan bir İran yönetimi, ayakta kalabilmek için krizi fırsata çevirecek bir senaryo ile, yani yine en azından “kısıtlı bir saldırı” ile süreci atlatmaya yönelik müzakereler yürütmeye çalışıyor.

İran’da iktidar değişikliği mi bölgesel kaos mu?

İşte tüm bu dengeler ışığında ABD’ye ve İsrail’e göre, İran’da bir iktidar değişikliği ihtimali, artık geçmişe kıyasla daha görünür hale geldi.

Ancak böyle bir sonucun otomatik olarak daha “liberal”, daha istikrarlı ve “Batı’yla uyumlu” bir İran yaratacağı düşüncesi son derece yanıltıcı.

Zira İran’da merkezi otoritenin çökmesi, etnik, mezhepsel ve siyasi fay hatlarını harekete geçirecek, uzun süreli bir kaos dönemini tetikleyebilir.

Diğer yandan, İran Devrim Muhafızları’nın parçalı yapılar halinde asimetrik direnişe yönelmesi, ülkeyi “Iraklaşma” sürecine sokabilir.

Sonuç

Gelinen noktada; savaşa dönebilecek bir senaryo, yalnızca Washington ve Tahran’ı değil, Ankara’dan Riyad’a kadar tüm bölgesel aktörleri doğrudan etkileyecektir.

Örnek olarak; yaşanan gelişmeler Türkiye açısından, Suriye’nin ardından yanı başında şekillenen yeni bir jeopolitik kırılmanın yaratacağı güvenlik risklerini yönetirken, mülteci akınları, enerji arzı ve bölgesel istikrarsızlık gibi çok boyutlu tehditlere karşı da yeni bir yaklaşımla hareket etmek zorunda kalacağı bir gerçeklik yaratacaktır.

Sonuç olarak; İsrail’in hedefleri ve tehditleri, ABD’nin baskısı ve İran’ın hayatta kalma refleksi birbiri ile çarpışırken, diplomasi ile savaş arasındaki bu çizgi, hiç olmadığı kadar incelmiş durumda ve bu çizginin aşılması artık sadece an meselesi.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER