Bercan TUTAR – 16 Ocak 2026
28 Aralık 2025’te ‘bazari’ denilen Tahran’ın kalburüstü tüccar kesiminin kepenkleri kapatmasıyla başlayan ve iki hafta süren İran’daki sosyo-ekonomik temelli protestolar kısa sürede rejim karşıtı bir küresel dalgaya dönüştü. Şah Muhammed Rıza Pehlevi’yi deviren Ruhullah Humeyni liderliğinde 11 Şubat 1979’da ilan edilen İran İslam Cumhuriyeti, şimdiye kadar beş önemli başkaldırı ve protesto dalgasıyla karşılaştı. Hepsini atlattı. Fakat atlattığı her isyan dalgası daha da büyüyerek geri döndü.
Bu gerçeği son başkaldırı sürecinde bir kez daha gördük. Rejim bastırdığı her isyandan sonra güçlenmek yerine giderek zayıfladı. Şimdilik protestolar durdu. Fakat İran halkının acılarını ve rejimin otantik yapısından kaynaklanan açmazları sömüren emperyal merkezler ellerini ovuşturmaya devam ediyor.
Trump Dönemiyle Yeni Bir Amerikan Evresi
Özellikle Donald Trump’ın göreve gelmesiyle Amerikan devletinin Ortadoğu’ya ve özelde de İran’a yönelik stratejileri yeni bir evreye girdi. Her başkan, ABD’nin değişmeyen grand stratejisini farklı yöntemlerle devam ettirdi. Bu kural Trump için de geçerli. Yani değişen ABD stratejisi değil. Değişim diye algıladığımız şey Trump’ın tarzından kaynaklanan manipülatif algıdır.
Temelde Batı için İran İslam Cumhuriyeti, yıkılması ve değiştirilmesi gereken bir yapıdan çok kontrol edilmesi ve yönetilmesi gereken bir sorun/sal olarak görülüyor. Trump’ın farkı bu kontrollü yönetimi artık yetersiz bulmasında ve İran’ı doğrudan yönetmek istemesinde yatıyor. ABD’nin Rusya ve Çin gibi aktörlerle İran’ı kontrollü şekilde yönetme tarzından memnun değil Trump. Artık, İran için sadece ABD’nin söz sahibi olduğu bir emepryal yönetim tarzını hayata geçirmek istiyor.
Bu bağlamda İran’da eğer bir şeyler değişecekse bu rejim değişikliği olmayacak. Değişen şey ABD’nin ve diğer emperyal merkezlerin İran’a yönelik idare tarzları olacak. Halk da artık kendilerine dayatılan bu emepryal idarenin/rejimin değişmesini talep ediyor. İşte bu yüzden halk Tahran’dan değil Washington’dan medet umuyor. Zira İran İslam Devrimi’nin Batı’nın vizesiyle gerçekleştiğinin farkındalar. İran’da Şah yönetimi de İslami rejim de küresel emperyal yapıdan meşruiyet devşiren bir mahiyete sahipti/r. Yani kimse tek başına gökten zembille inmiş değil.
Rejimin Yeniden Formatlanması Tartışması
Emperyal yapı şimdiye kadar tolerans gösterdiği ve iki kutuplu Soğuk Savaş döneminin güç mücadelesinin ürünü olan İran’daki rejimi artık yeniden formatlamak istiyor. Bu kaçınılmaz görünüyor. Sorun bu formatlamanın nasıl yapılacağında düğümleniyor.
Zaten Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan’ın İstanbul’da yerli ve yabancı medya mensuplarıyla yaptığı toplantıda bir soru üzerine “İran’a yönelik bir askeri müdahaleye karşıyız. Umarım İran ve ABD sorunu halleder. İran’ın kendi içindeki otantik sorunlarını kendisinin çözmesi gerekiyor” demesi de bunun işareti.
İran’daki krizin veya emperyal dizaynın nasıl olacağıyla ilgili iki Batılı görüş öne çıkıyor. İngiliz tarihçi Niall Ferguson’un temsil ettiği ilk kanat rejimin yıkılmayacağı ve emperyal güçlerle yeni bir ‘konsensüse’ vararak varlığını devam ettireceğine inanıyor. Ferguson X’teki paylaşımında bu görüşünü, “Keşke bu İran’ın 1989’u olsaydı. Ama değil. Kendi vatandaşlarını katletmekten hiç çekinmeyen bir rejime karşı kahramanca bir karşı devrim girişimini izliyoruz. Ne yazık ki tarih yabancı desteğiyle bile bu tür girişimlerin başarılı olduğuna dair çok az örnek sunuyor” ifadeleriyle dile getirmişti.
İkinci kanat ise rejimin devrileceğine inanıyor. Bu kanadın başını ise Amerikalı Ortadoğu profesörü ve ABD’nin eski Tunus büyükelçisi Gordon Gray gibiler çekiyor. 2010’daki Arap Baharı başladığında Tunus’ta görevli olan Gray, Suriye’de Beşar Esad rejiminin Aralık 2024’te çöküşünün ardından Tahran’daki rejimin de ekonomik yıkım ve onur kaybından kaynaklanan benzer bir varoluşsal krizle karşı karşıya olduğunu savunuyor. 2008 ila 2009 yılları arasında Irak’taki ABD elçisinin kıdemli danışmanı olarak da görev yapan Gray, 2009’dan bu yana Devrim Muhafızları’nın sadakati sayesinde beş ayaklanmayı atlatmış olsa da İran’daki kırılgan otokratik molla rejiminin sonunda parçalanacağına inanıyor.
Büyük Güçlerin Stratejik Sessizliği
İçeriden veya dışarıdan gelen basınçlarla rejimin değişeceği veya revizyona uğrayacağı artık kaçınılmaz görünüyor. Fakat her iki durumda da kazanan yine emperyal odaklar olacak. Zira İran’daki olayların rejim değişikliği ile sınırlı kalmayacağının en büyük göstergesi Tahran’ın müttefiki konumundaki Çin ve Rusya’nın sergilediği stratejik sessizliktir. Unutmayalım ki büyük güçler ancak büyük bir jeo-politik paylaşım söz konusu ise susarlar.
Aynı büyük sessizliği Suriye’de ve Venezuela’da da gördük. ABD Başkanı Trump’ın Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’yu tutuklamasında bu sessizliği bir kez daha tecrübe ettik. Nitekim İran’daki olaylarla ve ABD’nin İran’a yönelik açıklamalarıyla ilgili istifini bozmayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin dikkatini Ukrayna’daki savaş dışında bir şeye hasretmiyor. Ne Kremlin ne de Putin, İran’daki karışıklık ve ABD’nin İran’a dair stratejileri hakkında şimdiye kadar herhangi bir açıklama yapmadı. Bu nedenle Suriye’den sonra Rusya ve Çin’in dünyanın dört bir yanındaki Venezuela, Küba ve İran gibi stratejik müttefikleri kendilerini ihmal edilmiş veya ihanete uğramış hissediyor.
Dolayısıyla küresel siyasette ve yeni çok kutuplu dünyada büyük güçler arasında ‘modus vivendi/geçici uzlaşı’nın sağlandığı bir dönemden geçiyoruz. Bir bakıma varılan anlaşmalara göre çok aktif görünen ABD’ye Rusya ve Çin de bir bakıma pasif şekilde destek veriyor.
Böyle olunca İran’ın kaderi, bölgemizin geleceği ve dünyanın gidişatı konusunda gözler ABD Başkanı’na yöneliyor. Başkan Donald Trump’ın devreye soktuğu yeni Amerikan stratejisi bu nedenle ‘Donroe Doktrini’ olarak isimlendiriliyor. Bu doktrinin ana hedefi ise Trump’ın da sık sık dile getirdiği gibi dünyanın stratejik enerji kaynaklarıyla madenlerini kontrol etmeye dayanıyor. Bir bakıma Trump, üç kıtada küresel kaynakların kontrolünü hedefleyen geleneksel Amerikan emperyal stratejilerini derinleştiriyor. Ukrayna, Küba, Venezuela, Panama, Grönland, İran ve Nijerya gibi kaynak zengini veya stratejik ticari öneme sahip ülkelere karşı açık bir emperyal tahakküm stratejisini devreye sokan Trump, işte bu yüzden İranlı protestocuları teşvik ederek “Devam edin. Yardım yolda” diyerek cesaretlendiriyor.
ABD’nin Venezuela ve İran gibi petrol zengini ülkelere yönelik yeni stratejisinin temelinde iki boyut var. İlki petrol fiyatları üzerindeki kontrolünü sürdürmek ve doların enerji ticaretinde tek para birimi olarak kalmasını sağlamak. Bu yolla Rusya’nın enerji jeo-politikasını dengelemek. İkincisi de en büyük ekonomik rakibi Çin’i kısıtlayacak şekilde petrol ihracatını ve erişimini denetimi altına almak.
ABD Emperyalizminin Değişmeyen Omurgası: Petrol Darbeleri
Unutmayalım ki ABD’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk iki askeri darbesinin nedeni de petroldü. Petrol savaşları ABD’nin değişmeyen klasik emperyal siyasetinin omurgasını oluşturuyor. Mart 1949’da Suriye’de gerçekleşen CIA destekli ilk Amerikan darbesinin nedeni de petroldü. Bu darbeyle ülkenin demokratik yolla seçilmiş Cumhurbaşkanı Şukri el-Kuvvetli devrildi. Yerine ABD ve İsrail ile anlaşan Albay Hüsnü el-Zaim getirildi. Kuvvetli’nin devrilme nedeni Amerikan şirketlerine ait olan Suudi petrolünü Süveyş Kanalı’nı ‘by-pass’ ederek Suriye üzerinden Akdeniz’e taşıyacak ve maliyetleri azaltacak olan Trans Arap Petrol Boru Hattı (Tapline) projesine karşı çıkmasıydı. Daha doğrusu boru hattı yasasının imzalanmasının mecliste dört ay gecikmesiydi. Darbeyle iktidara gelen el-Zaim, göreve başlar başlamaz Tapline planını derhal onayladı ve bir de üstüne Filistin halkını Irak’a sürme planları konusunda da İsrail ile görüşmelere başladı. Tapline projesi, Golan Tepeleri’nden geçerek Lübnan’daki Sidon’da (Sayda) sona eriyordu.
İsrail’in 1967’de Golan’ı ele geçirip işgal etmesinin ardından Suudiler, Suriyeliler, Lübnanlılar ve Ürdünlüler boru hattının 50 km’lik bölümünün İsrail’in kontrolünde olmasına razı oldu. 1967’de kurulan Filistin Kurtuluş Halk Cephesi, 30 Haziran 1969’da Tapline petrol boru hattını havaya uçurarak Taberiye Gölü’ne 9 bin ton petrolün dökülmesine ve Suudiler ile Amerikan petrol şirketleri için büyük gelir kayıplarına neden oldu. Tapline, tanker taşımacılığının daha ucuz hale geldiği 1976 yılına kadar İsrail işgali altındaki topraklardan petrol pompalamaya devam etti.
II. Dünya Savaşı sonrasındaki ikinci CIA darbesi, Ağustos 1953’te İran Başbakanı Muhammed Musaddık’a karşı yapıldı. Musaddık’ın suçu ise İngiliz şirketleri tarafından yağmalanan İran petrolünü millileştirmekti. Ajax Operasyonu adı verilen İran darbesi CIA ve İngiliz istihbarat örgütü MI6’nın ortak çalışmasıydı. CIA, Şah yanlısı gösteriler düzenlemek için paraya bağladığı sokak serserilerini istihdam etti. Musaddık yanlısı göstericileri taciz etmek için bu sokak kabadayıları otobüslerle Tahran’a gönderildi. Şu an ABD’nin İran’a olan ilgisinin nedeni yine petrol kaynakları. ABD, Venezuela’da da görüldüğü üzere enerji kaynaklarını kontrolü altına alana kadar durmayacaktır. Dolayısıyla İran’ın ve bölgemizin kaderi ile ABD’nin enerji kaynaklarına yönelik hırsı arasında çok keskin ve derin bir ilişki var. Hâsılı kelam, diğer küresel güçlerin sessizliği de gösteriyor ki İran’ın kaderini de bölgemizin geleceğini de ABD’nin bu doymak bilmeyen emperyal iştihası şekillendirecek.




YORUMLAR