Prof. Dr. Celalettin Yavuz Güvenlik Politikaları Uzmanı, 6 Şubat 2026
Dünya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dünya 5’ten büyüktür!” demesine rağmen sürekli gerilmektedir. Üstelik bu gerilimin fitilini ateşleyenler de gene Erdoğan’ın “Dostum Putin!” ve “Dostum Trump!” diye övünerek açıkladığı küresel güçlerin devlet başkanlarıdır.
Konumuz elbette Erdoğan’ın dostlarının kimler olduğu değildir. Konu, küresel krizler ortaya çıkarken, daha önce çözümü mümkün olamayacak müzminleşmiş sorunların çözümü için de fırsatların ortaya çıkabileceği, çıktığında çözüm için hazır olma ihtiyacıdır.
Türkiye’nin Çıkmaza Giren Toprak Sorunları
Türkiye’nin enerjisini harcayan en önemli egemenlik sahası sorunları denildiğinde akla gelenler arasında Ege Sorunları, Kıbrıs ve 2000’li yılların başlarında kamuoyu tarafından dikkate alınmaya başlanan Doğu Akdeniz’deki “Deniz Yetki Alanları” olup özetle şöyledir:
Ege Sorunları: Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan’ın karasuları genişliği 3’er deniz mili idi. Önce Yunanistan ve uzun bir aradan sonra Türkiye’de 1964’te karasuları genişliğini 6 deniz miline çıkardı. Aslında 6 millik karasuları genişliği bile “Lozan Dengesi”ni Türkiye aleyhine bozarken Yunanistan, karasularının ötesinde, egemenlik sahası olmayan ancak sahip olan ülkeye deniz tabanındaki mineralleri (petrol, doğalgaz, nadir toprak elementleri vb) işletme/kullanma hakkını veren kıta sahanlığı sorununu ileri sürdü.
Ancak bu konuda uzlaşma mümkün olmayınca 1982 BM Deniz Hukuku Sözleşmesi gereği, karasuları genişliğini 12 mile kadar çıkarabileceğini söylemeye başladı. Anılan sözleşmeye taraf olmayan Türkiye, Lozan dengesini bozabilecek bu gelişmeyi “Savaş Sebebi” sayacağını 1995’te Meclis Genel Kurulu’nda ilan etti.
Son yıllarda Türkiye ile ihtilaflı olmayan batısında ve güneyindeki sahalarda 12 deniz mili karasuları genişliğini ilan eden Yunanistan, AB, ABD ve özellikle de son yıllarda İsrail’e güvenerek Ege’de de 12 deniz miline çıkarabileceğini yüksek sesle dillendirmeye başladı.
Ege’de mevcut tüm sorunları masaya getirerek hakça bir paylaşımı ileri süren Türkiye’nin Ege’deki belli başlı sorunları şöyledir: Kıta sahanlığı, karasuları, FIR hattı, hava sahası, deniz yan hududu, EGEAYDAK (Kardak benzeri ada/kayalıklar), denizde arama kurtarma sorumluğu, Anadolu’ya yakın Yunan adalarının Lozan Antlaşması hilafına askerleştirilmesi.
Kıbrıs Sorunu: Kıbrıs Cumhuriyeti’nde iki halklı yapı 1959-1960 Kuruluş Antlaşmaları hilafına Rum tarafınca bozularak Türkler azınlık sınıfına düşürülmeye çalışılınca, 1963 Kanlı Noel’i ve 1967 kanlı olaylarına 1974’te Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamayı planlayan Sampson Darbesini gerçekleştirilince Türkiye de iki aşamalı Kıbrıs Barış Harekatı’nı yaptı.
Harekat sonrasında BM nezdinde, üçlü ve beşli (Türkiye ve Yunanistan’ın da katıldığı) görüşmeler yaşandı. Kasım 1983’te Kuzay Kıbrıs’taki Türk bölgesinin lideri merhum Rauf Denktaş Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)’ni ilan etti. Bu ülkeyi sadece Türkiye tanısa da KKTC, İslam İşbirliği Örgütü ile Türk Devletleri Teşkilatı’nın gözlemci üyesi oldu.
Türkiye, biraz da Ak Parti iktidarı, o dönemlerde Başbakan Erdoğan’ın “En büyük medeniyet projem Avrupa Birliği üyelidir!” şeklindeki yaklaşımı ile Nisan 2004’te, Kıbrıs davasından bazı tavizleri öngören “Annan Planı”nın kabulü için Kıbrıs Türklerini teşvik ve ikna çabasında da bulundu. Türk tarafı bu planı kabul ederken, Rum tarafı reddetti.
Bu arada Rum tarafı “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB üyesi de oldu. Bu aşamadan sonra AB siyasi gücünü de Yunanistan’la birlikte kullanan Rum tarafı, özellikle AB’nin 2007 Lizbon Zirvesinde alınan “Ekonomik ve savunma konularında alınacak kararlarda oy birliği esastır!” maddesini hemen her fırsatta kullanarak kendi isteklerini dayatmaktadır.
Denktaş’ın Cumhurbaşkanlığı sonrasında özellikle Kıbrıs Rum kesimindeki komünist partilerle yakınlığı bilinen KKTC cumhurbaşkanları dönemlerinde de, “biz sorunu çözeriz” demelerine rağmen Kıbrıs sorunu çözülemedi. Türkiye’de nihayet Ak Parti iktidarı da Cumhur İttifakı MHP’nin de ısrarı ile “İki Devletli Çözüm”e döndü. Bu yolu benimseyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM’nin son 4 genel kurulunda “İki Devletli Çözüm”ü gündeme getirerek KKTC’nin bağımsızlığının tanınmasını istedi.
Harekat öncesinde iki toplum arasında kavga ve çatışmanın eksik olmadığı adada Türkiye’nin müdahalesi sonrası (yaklaşık 52 yıldır) hemen hemen hiçbir çatışma çıkmamıştır.
Öte yandan soğuk savaş sonrası KKTC’den çok daha küçük ülkelerin bağımsızlıkları BM ülkelerinin çoğunluğu tarafından tanındı. Bunlar arasında Baltık Ülkeleri, Makedonya ve son olarak Kosova özellikle dikkat çekmektedir.
Kıbrıs Türkleri, 52 yıldır sorunun çözülemeyişini haklı olarak anlayamamaktadırlar. Nitekim bu çözümsüzlük üzerine KKTC Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu, Ekim 2025’te Kıbrıs sorununun müzakerelerle çözülme olasılığı bulunmadığını haykırmıştır.
Sorun müzakerelerle çözülemeyecek bir kördüğüme dönüşmüştür. Bu durum tarihte Gordion’da önüne getirilen kördüğümü çözmesi istenen Büyük İskender’in, kılıcını çıkartarak halatı keserek düğümü ortadan kaldırmasını hatırlatmaktadır.
Doğu Akdeniz’de Deniz Yetki Alanları Sorunu: Son olarak ortaya çıktığı için Türk kamuoyunda daha net bilinen bu üçüncü sorun, 2000’li yılların başında Mısır, ardından İsrail’in Doğu Akdeniz tabanında doğalgaz yataklarını işletmeye başlaması üzerine ortaya çıktı. Kıbrıs Rumları da Kıbrıs’ın güneydoğusundan güney batısına kadar uzanan deniz sahasında 13 farklı saha belirleyerek deniz tabanında arama/işletme ruhsatı vereceğini ilan etti.
Türkiye de anılan sahaların bir kısmının Türkiye’nin deniz yetki alanları içerisinde kalan tartışmalı sahalar olduğunu, bu bölgede yapılacak deniz tabanı işletmesine izin vermeyeceğini açıkladı ve Türk donanması bu alanlardaki faaliyetleri engelleyecek şekilde görevlendirildi.
Rumlara ilaveten Yunanistan da Kıbrıs ve Mısır’ın deniz yetki alanlarına kadar uzanan bir yeni bir münhasır ekonomik bölge (MEB) ilan etti. Meis gibi bir adanın kıta sahanlığı olamayacağı gibi, Ege güneyindeki bazı adaların da kıta sahanlığı olamayacağını ileri süren Türkiye, karşı tarafın ileri sürdüğü ve AB tarafından da desteklenen Sevilla Haritası’nın hakkaniyet ölçüsünde olmadığını ileri sürdü. Rum-Yunan ikilisinin İsrail, Mısır, Lübnan , Ürdün ve Filistin ile çeşitli ittifaklar kurma hamlelerine Kasım 2019’da Libya ile deniz yetki alanlarını sınırlayan bir mutabakat zabtını imzalayarak karşılık verdi.
Tam sorun çözülüyor derken, 2020 yılında çatışmanın eşiğinden dönüldü. Rum-Yunan ikilisi Ocak 2020 başlarında İsrail’le Türkiye’yi bypass eden ve ABD’nin de desteklediği Eastmed boru hattı projesini imzaladı.
Türkiye, Rum-Yunan oldubittisini önlemek maksadıyla Mayıs 2020 sonlarında TPAO’ya Rodos-Karpathos (Kerpe)-Girit adaları arasındaki deniz sahasında araştırma yapması için ruhsat çıkardı. Temmuz 2020 sonlarında yayınlanan NAVTEX’le Oruç Reis araştırma gemisinin (Meis) adası ile Girit adası arasındaki deniz sahasında araştırmalar yapacağını bildirilince Yunan Silahlı Kuvvetleri alarma geçirildi. Aynı tarihlerde Ayasofya camisinin ibadete açılması da gerilimi arttırdı.
AB ve ABD kaynaklı diplomasi devreye girerken, Türkiye 26 Temmuz’da araştırma faaliyetlerinin bir ay süreyle ertelendiği ve iki ülke arasında İstikşafi Görüşmelerin yeniden başlatılacağı duyuruldu. Ancak Yunanistan, 6 Ağustos 2020’de Mısır’la, Türkiye’nin deniz yetki alanlarını dışarda bırakan yeni bir deniz yetki alanları mutabakatını imzalayınca Türkiye Oruç Reis araştırma gemisini tekrar Meis bölgesine gönderdi. Türk ve Yunan silahlı kuvvetleri alarma geçti. Oruç Reis’e refakatla görevli TCG Kemal Reis fırkateyni ile Yunan fırkateyni “Limnos” (Limni) 12 Ağustosta bir manevra sonucunda çarpıştılar.
Gerilim Ağustos ve Eylül aylarında yüksek seviyesini korudu. Daha sonra inişli çıkışlarla devam etti ve 29 Kasım’da Oruç Reis’in limana çekilmesiyle yumuşadı. 10-11 Aralık 2020 AB zirvesinde Türkiye’ye “AB’nin 2021 Mart ayı zirvesine kadar eylem ve söylemlerine dikkat etmesi; aksi halde yaptırımlar uygulanacağı!” tavsiyesinde bulunuldu.
Türk-Yunan gerilimi 6 Şubat 2023’te yaşanan Kahramanmaraş merkezli deprem felaketine kadar tedirgin edici boyutta olmaksızın devam etti. Deprem sonrası belli bir yumuşama başlamışsa da, son aylarda Yunanistan’ın silahlanmaya ağırlık verdiği, olası bir Türk-Yunan çatışmasında AB’ye ilaveten İsrail ile ABD’den destek çabaları devam etmektedir.
Toprak (Egemenlik) Sorunları Müzakerelerle Çözülebilir mi?
Dünya tarihine kısaca göz gezdirilecek olursa, egemenlikle ilgili sorunların müzakereden daha çok silahla çözüldüğü görülebilmektedir. Bu bağlamda I. Dünya Harbi sonrası Almanya’yı mahkum eden Versay Antlaşması’nın Südetler, Alsas-Loren ve Danzig gibi toprak (egemenlik) sorunları Almanya’da Hitler’in iktidarını ve saldırganlığını ortaya çıkardı. Sonunda bu bölgeler silahla geri alındı. Ancak sonucunda yeni ve daha yıkıcı bir dünya savaşı çıktı.
Soğuk savaş sonrası özellikle Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna ile ilgili toprak sorunlarını silahla çözmeye çalıştığı görüldü.
İsrail, Filistin’in tamamına yakın bölgeleri müzakere yoluyla değil, silahla çözmeye çalışmaktadır. 1967’de işgal ettiği Golan Tepeleri de benzer kadere sahiptir. Yani “Vaat edilen topraklar” inancı doğrultusunda müzakere ile ele geçirmesi mümkün olamayacak bu toprakları silah kullanarak alma stratejisini uygulamaktadır.
ABD, Grönland’ı satın almaya kalktığı gibi, silah kullanma hakkını da saklı tutmaktadır.
Kendi tarihimizde de Balkan Savaşları ve İstiklal Harbi örnekleri verilebilir. Balkan Harbi öncesinde “zamanı geldiğinde” saldırı hazırlığı yapan Balkan milletleri, Osmanlı’nın zayıflığından istifadeyle savaşı başlatmışlar ve Rumeli’deki topraklar ile Anadolu’ya yakın adaları kapışmışlardır.
Sevr Antlaşması ile Türklere sadece Orta Anadolu’da ve Karadeniz’in az bir kıyı bölgesini reva görenlere karşı müzakere yerine İstiklal Harbi ile cevap verilmiş, bu kez Gordiom Düğümü Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğindeki Türk milleti tarafından “kılıçla” çözülmüştür.
Sonuç
Başta ABD, İsrail ve Rusya olmak üzere birçok ülkenin gerilen yerküredeki egemenlik sorunlarını müzakere yerine silahla çözme eğiliminde oldukları açıkça görülmektedir. Bu küresel gerilim her ne kadar arzu edilmese de, bazı sorunları çözmek için fırsat da yaratabilmektedir. Türkiye açısından Ege ve Doğu Akdeniz yetki alanları ile Kıbrıs sorunu bunların başında gelmektedir.
Şayet Türkiye’yi yönetenler ve yönetmeye aday olanlar “seçilmişliğin” kibrini bir tarafa bırakmalı, gerilen küresel jeopolitik ortamın Türkiye’ye bu fırsatı verebileceğini görmeli ve bu maksatla hazırlık yapmalıdır.
Hazırlık ise olası bir askeri müdahaleyi başlatmak, uzun/orta dönem sürdürebilmek için ekonomik, askeri, teknolojik, diplomatik ve milli birlik/beraberlikle sürdürebilme imkan ve kabiliyetine sahip olmakla mümkündür. Yani askeri açıdan milli planlarını geliştirme, harbe devam azim ve iradesini ekonomik, lojistik, milli şuur ve diplomatik destekle pekiştirmek esastır.
Bu maksatla hiç bir asker kökenli milletvekili, hatta danışmanı bile bulunmayan siyasi partiler “Nasıl olsa Silahlı Kuvvetler bir şeyler yapıyor!” kolaycılığına veya her akşam Tv ekranlarında iktidar (ya da az da olsa muhalefet) yağdanlığı yapan sözde “strateji” uzmanlarını dinleme aymazlığına kapılmamalı, bunun yerine, son dönemde ayakları yere değen CHP’nin benzer çalışmalarının ötesinde çalışmalar yapılması gerektiğini dikkate alınmalıdır.
Unutulmasın ki, müzakerelerle çözülemeyen egemenlik sorunlarını çözecek jeopolitik gelişmeler sık sık ortaya çıkmamaktadır. Çıktığı anda ön alınmalı, sorunlar kökünden çözülmelidir.
NOT: 3’ncü yılında tarifsiz acılar içerisinde hatırladığımız Kahramanmaraş deprem felaketinde kaybettiğimiz yakınlarımızı, kardeşlerimizi, hemşerilerimizi rahmetle anıyoruz. Ruhları şad, yakınlarının başı sağ olsun.



YORUMLAR