Adem KILIÇ – 09 Mart 2026
Çok sayıda uzmana göre; 28 Şubat tarihi, yakın gelecekte 3. Dünya Savaşı’nın başlangıç tarihi olarak yerini alacak. Ben ise 3. Dünya Savaşı’nın uzun süredir zaten yaşandığını World Of Türkiye analizlerimde defalarca belirtmiştim.
Zira dünya; çok kısa bir süre içerisinde Sudan’dan Ukrayna’ya, Gazze’den Karabağ’a ve Suriye’ye kadar çok sayıda çatışma sürecini zaten yaşamışken, aslında 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Batı merkezli sistemin dondurduğu problemlerin de tamamına yakını yeniden şekilleniyor.
Afrika’da sadece son 4 yılda gerçekleşen 5’i başarılı 13 darbenin ardından başta Fransa olmak üzere Batılı güçlerin kolanizasyon anlaşmalarına son veren süreçler, Karabağ’da 40 yıldır çözülemeyen Karabağ meselesinin çözülmesi, Güney Amerika’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ABD-Rusya-Çin rekabetinin sadece ekonomik boyuttan çıkıp, vekil güçlerle de olsa çatışmalara dönüşmesi, küresel güçlerin rekabet alanı haline gelen Suriye’de 13 yıllık iç savaşın ardından yeni bir sürecin başlaması, BM ve Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi uluslararası kurumların işlevini tamamen yitirmesi ve “güçlünün haklı” olduğu yeni bir dönemin başlaması gibi gerçekler, 3. Dünya Savaşı’nın çoktan başladığı tezimi kesin olarak ispatlıyor.
Sürecin yeni en büyük halkası: İran
Onyıllardır karşılıklı tehditlerle, hatta 12 gün savaşı gibi çeşitli zamanlarda çatışmaya dönüşen İran-İsrail gerilimi, son on günde Ortadoğu’daki güç dengelerini kökten sarsan bir askeri fırtınaya neden oldu.
ABD ve İsrail’in “Epic Fury” kod adıyla başlattığı, savaşın ilk dakikalarında İran’ın liderlik ve komuta kademesini felç etmeyi büyük ölçüde başarırken, bölgedeki dengeleri de geri dönülemez bir noktaya taşıdı.
Zira İran bu saldırılara, savaşın ilk dakikalarından itibaren ABD’nin üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkelerine saldırarak karşılık verdi.
Ancak bu durum, bir yandan İran’a karşı bölgesel tepkinin artmasına neden olurken, diğer yandan da İran’ın, kendisi için varoluşsal olarak gördüğü savaşın maliyetlerini tek başına taşımayacağını ilan etmesi özelliği taşıdı.
Bu gelişmelere bir de askeri kayıplar, Hürmüz çıkmazı ve karşılık petrol refinerilerine yapılan saldırılar, Ortadoğu’daki gökyüzü sadece dumanla değil, büyük bir belirsizlikle de kapladı.
Mikro-milliyetçilik projesi ve İran’ı bölme stratejisi
Ancak tüm bu karşılıklı hamlelerin sadece füzelerden ibaret olmadığını, asıl operasyonun İran’ın heterojen sosyal yapısı üzerinden yürütüldüğünü de görmek gerekir.
ABD ve İsrail eksenli strateji, merkezi otoritenin zayıflamasını fırsat bilerek İran’ı bir “etnik fay hatları” laboratuvarına dönüştürmeyi amaçlıyor.
Petrol zengini Ahvaz bölgesindeki Arap nüfusu ekonomik vaatlerle Tahran’dan koparma girişimi, Sistan-Beluçistan hattında kurgulanan istikrarsızlık kuşağı ve kuzeydeki Azerbaycan Türkleri ile batıdaki Kürt gruplar üzerinden yürütülen kimlik siyaseti, Büyük Ortadoğu Projesi’nin en tehlikeli aşaması olarak hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Hedef, nükleer kapasiteye sahip bütüncül bir bölgesel güç yerine, birbiriyle çatışan ve dış müdahaleye her an açık mikro-milliyetçi eyaletler toplamı yaratmak.
Bundan sonra savaşın sonucu ne olursa olsun, İran bundan sonra hem İsrail’in “Çevre Doktrini” ve ABD’nin mikro milliyetçilik yaklaşımı ile artık parçalara bölünerek zayıflatılmış küçük devletçikler projesinin bir uygulama arenası hem de diğer küresel güçlerin vekil güçlerle etki alanı mücadelesi vereceği bir bir alan olacaktır.
Türkiye’nin akılcı tarafsızlığı ve bölgesel güvenlik mimarisi
Türkiye, bu devasa yangının ortasında hem tarihsel birikimi hem de rasyonel dış politikasıyla bölgenin yegane istikrar çıpası olarak yükseliyor.
Türkiye’nin sessiz ama derin ilerleyen stratejisi, komşu coğrafyada bir “kara delik” oluşmasını engellemeye odaklanırken, aynı zamanda da küresel güç refleksi ile hem kendi çıkarlarını hem de bölgesel etkileri minimize etmeye odaklanıyor.
Zira; Türk devlet aklı için, bölgesel istikrar ve İran gibi komşu ülkelerin toprak bütünlüğü, sadece bir dış politika tercihi değil, doğrudan bir güvenlik meselesi olarak görülüyor.
Tahran’da oluşacak herhangi bir yönetim boşluğunun terör örgütü PKK/YPG ve uzantılarının yeni alanlar bulmasına neden olacağını bilen Türkiye, rakip de olsa muhatap alınabilir merkezi bir devlet yapısını, kaos içindeki bir coğrafyaya her zaman tercih ediyor.
Bu doğrultuda bir yandan sınır hatlarını tahkim eden Türkiye, diğer yandan da bu stratejisiyle kendi çıkarlarını akılcı bir şekilde korumaya devam ediyor
Yeni bir Irak-Suriye sahası olarak İran ve kaosun kurumsallaşması
Sonuç ve stratejik projeksiyon
Tüm bu gelişmeler ve stratejiler doğrultusunda İran, artık savaşın sonucu ne olursa olsun, uzun yıllar sürecek olan ve küresel güçlerin birbirini tükettiği bir yıpratma sahasına evrilmiştir.
Diğer bir ifade ile ABD’nin ve özellikle de İsrail’in yıkım stratejisi, iddia ettikleri gibi bölgeye huzur getirmeyi değil, on yıllarca sürecek bir iç savaşı kurumsallaştırmayı hedeflemektedir.
Türkiye ise bu süreçten, şu anda uyguladığı stratejiyi devam ettirirse, tıpkı Ukrayna Savaşı ve Suriye iç savaşından çıktığı gibi, hem Batı blokuyla olan müttefiklik ilişkilerini hem de bölgesel komşuluk hukukunu gözeterek “en az hasar, en yüksek güvenlik” formülünü başarıyla uygulayan ülke olarak çıkacaktır.


YORUMLAR