Adem KILIÇ – 16 Şubat 2026
Almanya’da düzenlenen ve Avrupa açısından son yılların en kritik toplantılarından birisi olarak kabul edilen Münih Güvenlik Konferansı, yalnızca Ukrayna savaşı veya NATO’nun geleceği açısından değil, aynı zamanda da Avrupa’nın savunma bağımsızlığı tartışmalarının geldiği kritik eşiği göstermesi bakımından, dönüm noktalarından biri oldu.
Konferans boyunca yapılan açıklamalar ve liderlerin mesajları, Avrupa’nın ABD’ye olan askeri bağımlılığının hala can alıcı bir düzeyde sürdüğünü ortaya koyarken, Türkiye’nin savunma sanayi ve ordu gücünün, Avrupa güvenliği açısından giderek daha merkezi bir konuma yerleştiğini de net biçimde gösterdi.
Münih zirvesinde “Avrupa güvenliği” tartışmaları
Konferansa damga vuran başlık, şüphesiz olarak ABD’nin Avrupa güvenliğindeki rolünün geleceğiydi.
Trump ile birlikte ABD’nin son yıllarda Avrupalı müttefiklerden daha fazla savunma yükü üstlenmelerini talep etmesi, aslında yeni bir durum değil.
Ancak Donald Trump yönetiminin söylem düzeyini aşarak bunu stratejik baskı aracına dönüştürmesi, Avrupa ülkelerinde ciddi bir güven krizine yol açtı ve zaten ekonomik ve yapısal sorunlarla yüzleşmek zorunda olan kıta için varoluşsal bir sorun haline geldi.
Nitekim; Münih’te birçok Avrupalı liderin ortak vurgusu, Avrupa savunmasının güçlendirilmesi zorunluluğu olurken, aynı liderlerin konuşmalarında dikkat çeken ikinci gerçeklik ise, bu hedefin kısa vadede ABD olmadan mümkün olmadığı yönündeydi.
Özellikle de; ABD silahlarına bağımlılık, istihbarat, uydu ağları, füze savunması, elektronik harp ve hava üstünlüğü gibi konularda Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığının kısa sürede aşılamayacağı net bir şekilde ortaya konuldu.
Avrupa’nın savunma bağımsızlığının önündeki engeller
Rusya savaşı ile birlikte Avrupa ülkeleri geride kalan 4 sene boyunca benzer söylemleri sürekli olarak dile getirse ve belli oranda harekete geçse de, Avrupa’nın savunma alanında stratejik özerklik hedefinin önünde ciddi yapısal engeller devam ediyor.
Avrupa’nın ABD’ye olan savunma sanayi alanındaki teknolojik bağımlılığı ise bunların başında geliyor. Zira Avrupa ülkeleri; birçok platformu üretebilse bile kritik bileşenlerde ABD teknolojisine bağlı kalmaya devam ediyor.
Diğer büyük sorun ise Avrupa’daki siyasi olarak parçalanmış yapı.
Örnek olarak; Doğu Avrupa ülkeleri Rusya tehdidini varoluşsal olarak görürken, Avrupa’nın güneyinde olan ülkeler ise, Akdeniz’de bir istikrarsızlığı ve göçü, daha büyük risk olarak değerlendiriyor. Bu tehdit algısı farkı da ortak savunma yatırımlarını zorlaştırıyor.
Diğer büyük engel ise savunma sanayi üretimi ve finansman sorunu.
Zira; ABD’nin tek başına sahip olduğu savunma bütçesi ve üretim hacmi, Avrupa’nın toplam kapasitesinden çok daha etkili sonuç üretiyor.
Münih Konferansı’nda da, başta Fransa lideri Macron olmak üzere, birçok liderin açıkça dile getirdiği bu sorun, Avrupa’nın savunma bağımsızlığının kısa vadede hayata geçirilemeyeceğini ortaya koyuyor.
Avrupa güvenliğinde Türkiye gerçeği
Konferansta Türkiye doğrudan ana gündem maddesi olmasa da birçok oturumda kritik bir aktör olarak gündeme geldi.
Özellikle NATO’nun güney kanadının güvenliği, Karadeniz dengesi, Rusya’nın dengelenmesi ve savunma sanayi işbirliği başlıklarında Türkiye’nin rolü öne çıktı.
Politico, Foreign Policy ve Reuters gibi önde gelen yayın organları, Avrupalı yetkililerin kapalı görüşmelerde Türkiye’nin NATO içindeki askeri kapasitesini “vazgeçilmez” olarak tanımladıklarını belirten analizlere imza attı.
Ancak bu defa bu değerlendirmeler, onyıllardır olduğu gibi yalnızca Türkiye’nin coğrafi konumuyla ilgili değildi. Aynı zamanda, Türkiye’nin artan savunma sanayi gücü, operasyonel kabiliyeti, savaş tecrübesi ve savunma üretim kapasitesiyle ilgili gerçeklikler de artık dile getirilmeye başlandı.
Zira; özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Türkiye’nin insansız hava araçlarındaki üstünlüğü, mühimmat üretimi ve kara platformları konusundaki artan kapasitesi, Avrupa tarafından daha yakından incelenmeye başlandı.
Diğer bir ifade ile; daha 5-10 yıl gibi kısa bir geçmişe kadar, NATO üyesi olmasına rağmen Türkiye’ye savunma sanayi konusunda yaptırım uygulayan bu ülkeler, bu gelişmelerin ardından Türkiye’nin vazgeçilmez bir aktör ve kaybedilmemesi gereken bir ortak olduğunun daha fazla farkına vardı.
Türkiye’nin NATO standardında üretim yapabilmesi, ABD dışı teknoloji geliştirebilmesi, seri üretim kapasitesine sahip olması, maliyet avantajı sunması ve sistemlerini gerçek savaş sahalarında test etmiş olması Avrupa açısından stratejik değerini artırdı.
Avrupa’nın en büyük sorunlarından birinin üretim hızının düşük olması ve bu konuda birlik içerisindeki mekanizmaları hızlı bir şekilde hayata geçirememesi olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’nin geldiği noktanın önemi daha da gün yüzüne çıktı.
Ukrayna savaşında, savaşın ilk yıllarında stoklarındaki mühimmatları transfer etmelerinin ardından, Avrupa ülkelerinin stoklarını yenilemek ve Ukrayna’ya daha fazla destek vermek için, üretim hızını artırma krizi yaşamaları da bu gerçeği açık şekilde ortaya koydu.
Türkiye ise bu süreçte, kısa sürede üretim yapabilen ve üretiminin artırabilen nadir NATO ülkelerinden biri olduğunu kanıtladı.
Gelinen noktada Türkiye’nin savunma sanayide ulaştığı bu seviye, Avrupa açısından da artık stratejik anlam ve önem taşıyor.
Zira; insansız hava araçları, mühimmat, füze sistemleri, deniz platformları, zırhlı kara araçları, elektronik harp çözümleri ve hava savunma alanlarında ortaya çıkan kapasitesi, Türkiye’yi yalnızca bir pazar olmaktan çıkararak güçlü bir üretici konumuna taşıdı.
Diğer yandan; Avrupa savunma şirketleri açısından Türkiye ile işbirliği, hem maliyet düşürme hem de üretim hızlandırma açısından önemli fırsatlar sunmaya başladı ve ABD bağımlılığından kurtulmak isteyen bir Avrupa için bu durum hayati bir noktaya geldi.
Sonuç
Münih Güvenlik Konferansı; Avrupa’nın, ABD’nin olmadığı, bağımsız bir güvenlik yapısına kısa vadede ulaşamayacağı gerçeğini net bir şekilde gözler önüne serdi.
Türkiye tüm bu artan savunma sanayi gücünün yanı sıra; NATO’nun güney kanadının merkezinde yer alıyor ve Karadeniz, Orta Doğu, Kafkasya ve Akdeniz arasında stratejik köprü oluşturuyor.
Aynı zamanda NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye, gerçek operasyon tecrübesi bulunan neredeyse tek Avrupa ülkesi.
Elbette önümüzdeki dönemde de, Avrupa’nın savunma bağımsızlığı tartışmaları devam edecek.
Ancak tüm bu veriler ışığında, şu tespit artık geçerliliğini her zaman koruyacak.
Avrupa güvenliği; Türkiye olmadan, stratejik özerklik seviyesine asla ulaşamaz ve Türkiye, hem bölgesel güç hem de güçlü bir savunma üreticisi kimliğiyle, artık hem bölgesel bir güç hem de vazgeçilmez bir ortak olarak öne çıkacak.



YORUMLAR