Prof. Dr. Celalettin Yavuz Güvenlik Politikaları Uzmanı, 21Şubat 2026
18 Şubat 2026 günü kısaca Terörsüz Türkiye Komisyonu olarak da adlandırılan TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun nihai raporu yayınlandı. Daha geçenlerde TRT Genel Müdürü brifinginde TRT’yi “bulunmaz bir Hint kumaşı” olarak yere göğe sığdıramamıştı. Anadolu Ajansı da bir diğer medya yıldızımız!
İletişim Başkanlığı çatısı altında toplanan devlete ait iletişim/medya kuruluşlarında çalışanların sayısı ve sahip oldukları imkanlar gerçekten de “dünya markası!” Ancak ne hikmetse komisyon raporlarını Tv ekranlarında izledikten sonra internet üzerinden araştırıldığında ara ki bu Türkiye’nin bu “dünya markası” medya/iletişim organlarının yayınlayacağı bilgileri bulunabilsin Ne yazık ki Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne ait bir haber ajansı bizim dünya markası TRT ve Anadolu Ajansı’mıza nal toplattı. Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri hakkında ayrıntılı bilgileri gene ilk önce dışarıdan öğrenebildik…
Komisyonda İtirazlar ve Raporda En Dikkat Çekici Hususlar
7 bölümlük raporun son oturumuna 50 komisyon üyesi katıldı. Rapor 1 çekimser ve 2 “Hayır” oyuna karşılık 47 oyla kabul edildi. Eşi Diyarbakır Baro Başkanı ilen katledilen CHP İstanbul Milletvekili Türkan Elçi, “Faili Meçhul Cinayetlere” de atıf yapılmadığı için çekimser kalırken, TİP’li Ahmet Şık ile EMEP’li İskender Bayhan “ret” oyu verdiler. Red oyunun sebebi, raporda ”Kürt meselesi” denilmemesi ve başta Can Atalay olmak üzere AYM ve AİHM kararlarının uygulanmamasına dikkat çekmekti.
Komisyonda “Kürt sorunu” ifadesinin yer almayışı üzerine DEM Parti’nin, be diğer bazı hususlarda CHP’nin “şerh” talepleri, “siyasi partilerin tutum belgesi” olarak kayıtlara geçmiştir.
7 bölümlük komisyon raporunda “Türk-Kürt kardeşliği tarihi”, “PKK’nin kendini feshetme süreci”, “Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri” ve “Demokratikleşme ile ilgili öneriler” ana başlığı altındaki 4 bölüm öne çıkmakta olup özetle bunlara değinildi.
Her ne kadar “Kürt sorunu” denilmese de “Türk-Kürt kardeşliği tarihi” başlıklı bölüm, adeta Öcalan’ın dikte ettiği, anayasal düzenlemede Kürt kimliğine vurgu yapmayı gerektirecek bir başlık. Daha önce bu kardeşlik yokmuş gibi, komisyonun tüm üyeleri bu başlığı kabullenmiş.
PKK’nin kendini feshetme süreci başlığı altında, PKK’nın silah bıraktığının güvenlik birimlerince tespit ve teyidi öngörülüyor. Bunun için “devletin ilgili kurumları arasındaki eş güdümle objektif, ölçülebilir, şeffaf ve denetlenebilir ölçütler”in esas alınması önerilmekte.
Bu sürecin tamamlanmasının ardından Sürece ilişkin yasal düzenleme süreci (hukuk ve politika çerçevesinin hayata geçirilmesi)devreye girebilecek. Bu yasal düzenlemede örgüt üyelerinin silah bırakma sonrası hukuki durumları belirleneceği gibi, aynı zamanda kamu vicdanını ve toplumsal hassasiyetleri gözetecek şekilde, bu kişilerin “adil, güvenli ve sağlıklı bir şekilde toplumla bütünleşmesini de hedeflemesi” de önerilmektedir.
Demokratikleşme ile ilgili öneriler başlığı altındaki bölümde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “(AİHM) kararlarını icra etme oranının yaklaşık %90 olduğu, hukuk devleti olma niteliğini perçinleme hususunda AİHM ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarına eksiksiz uyulması”nın gerekliliği vurgulanmaktadır. Bu bağlamda infaz mevzuatının da AİHM, AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler” gözönüne alınarak yeniden düzenlenmesi önerilmektedir.
Komisyon raporunda önerilen mevzuat değişiklikleri özetle şöyledir:
- Hasta ve yaşlı tutuklu ve hükümlüler için, yaşam hakkının her hakkın önünde olduğu gerçeği göz önüne alınarak, infaz ertelemesi yapılması,
- AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yargısal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilmesi,
- Kanundaki tutuklama şartlarına bağlı kalınarak, tutuklamanın istisna olduğu ilkesine uygun biçimde mevzuatın gözden geçirilmesi,
- Doğuştan gelen, dokunulamaz ve devredilemez nitelikteki, insan onurunun vazgeçilmez bir parçası olan temel hak ve özgürlüklerin tam ve eksiksiz kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılması,
- Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla, basın ve yayınla ilgili kanunların gözden geçirilmesi,
- Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmaması,
- Şeffaflık, demokratik katılım, parti içi demokrasi, çoğulculuk ve temsilde adalet ilkeleri doğrultusunda Anayasa’nın 79’uncu maddesi çerçevesinde genel yargısal süreçler ile seçim yargısının belirlilik ve kanunilik ilkelerine uygun şekilde düzenlenmesi amacıyla yeni bir Siyasi Partiler Kanunu ile yeni seçim kanunlarının çıkartılması,
- Siyasi Etik Kanunu’nun hazırlanması,
- Yerel yönetimler konusunda Anayasadan kaynaklanan idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun olarak kullanılması, başkanın kanunda yer alan sebeplerle görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi.
Yukarıdaki öneriler, aslında özlenen bir “demokratik hukuk devleti”nin sahip olması gereken özelliklerdir. Bu durumda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sıkça “Türkiye, Anayasa’sında da belirtildiği şekilde demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir!” şeklinde tekrarladığı ifade ya doğru değildir, ya da uygulamada sorun vardır! Gerçeği yansıtmadığı bizzat komisyon raporunda belirlenen benzer ifadeler Cumhur İttifakı’nın diğer yöneticileri ve bakanları tarafından da sıkça tekrarlanmaktadır.
Keza “hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası” olması gerektiği yönündeki düzenleme önerisi üzerinde de oybirliği mevcuttur. O halde TÜSİAD’ın Türk ekonomisi ve hukuk düzeni hakkındaki şeffaf görüşü ile 104 amiralin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile ‘sarıklı amiral’ konularındaki ifadeleri, “hukuk sınırları içerisinde, demokratik yaşamın ayrılmaz” parçalarıdır. Onyıllarca Türk siyasetinde yer alanların, “demokratik hukuk devleti”nin sahip olması gereken bu özellikleri göremeyişine ne demeli acaba?
Öcalan’ın Komisyon Raporuyla İlgili Görüşleri
Komisyon raporu yayınlanmadan 2 gün önce DEM Partili bir heyet İmralı ziyaretini gerçekleştirdi. Komisyon raporuyla aynı gün yayınlanan Öcalan’ın görüşlerinden anlaşıldığına göre, yayınlanmadan önce raporu gören Öcalan’ın görüşleri şöyledir:
- “Vatandaşlık; etnisiteye, dile, inanca, düşünce sistemine bakılmaksızın devletle bağlılığı anlatır. Mesela sosyalist mi, kapitalist mi, Müslüman mı, Hıristiyan mı, Kürt mü, Arap mı fark etmez. Hepsi devlete vatandaş olabilir!” dedikten sonra;
Kürtlerin entegrasyonunun, Cumhuriyet’in en temel ayaklarından biri olacağını, “İki yüz yıldır baş aşağı giden kardeşliği, ayakları üzerine kaldırıyor ve kardeşlik hukukunun gereğini yapıyoruz!” şeklinde konuşarak “yeni yüzyılın, hatta yeni bin yılın inşası” olduğunu savundu. - Demokratik bütünleşmenin ruhuna uygun şekilde yerel demokrasinin varlığı ve kurumsallaşması konusunda, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın toplumsal gerçekliğimizle uyumlu ve genişletilmiş bir hali de buna güçlü bir dayanak” olacağını ifadeyle, Kürtlerin birliği meselesinde kendi içinde parçalı Kürtlerin kendi aralarında ‘Demokratik Birlik’ ilişkisi olmalı, diyerek bunun ayrı bir devlet değil, kapsamlı bir demokratik yönetim ilkesi olduğu vurgusu,
- “Terörü tasfiye mantığıyla yaklaşan bir siyaset çözümü değil, çözümsüzlüğü ifade eder!” yaklaşım,
- “Cumhuriyetin mayasında, temelinde Kürtler de vardır. Sonrasındaki hukuksal metinlerin Kürtleri dışlaması, Kürtlüğü ve Kürtçeyi yasaklaması inkârı ve isyanı üretmiştir. İçinde bulunduğumuz süreç, inkârı ve isyanı sona erdirme sürecidir. Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz.”
- “Özgür yurttaş dinini, mezhebini, düşüncesini ifade ederken ne kadar özgürse ulusal aidiyetini ifade ederken de o kadar özgür olmalıdır. Başkasına dinini ve dilini empoze edemiyorsan, milliyetini de etmemelisin. Herkes kendi milliyetini, kimliğini özgürce ifade edebilmeli.”
Sonuç
Her şeye rağmen komisyon büyük bir uzlaşıyla sonuç raporunu ortaya koydu. Şimdi top siyasi partiler TBMM Genel Kurulu’nda. Tabii ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’da… Kuşkusuz ki komisyon raporu nihai bir karar değildir. Ancak sürecin bundan sonraki yol haritası için ciddi bir fikir vermektedir.
Anlaşıldığı kadarıyla tarafların çok da memnun olduğu bir metin değildir. Çatışmaların Çözümlenmesi disiplininde “her iki tarafın memnun olmadığı metin, iyi bir sonuç” olarak tanımlanır. Unutulmasın ki sürecin başlangıcında taraflardan biri “pes ettim!” demedi. Bir tarafın teklifi üzerine “Hadi uzlaşalım!” denildi. Yani devletin “terörün sonlandırılması” teklifine örgüt, “Barış” veya “Kürt meselesinin çözümü” gibi yaklaşmışsa da, esas itibariyle çözüm konusunda uzlaşmaya varıldı. Yani uzlaşma konusunda “Ok yaydan çıktı!”
Uzlaşılamayan konulardan ilki; 12 Şubat 2026’da bir kez daha Duran Kalkan tarafından dile getirildiği gibi, DEM Parti ve Kandil’in Öcalan’ın serbest bırakılması üzerine. Bu bağlamda Bahçeli’nin “umut hakkı” teklifinin gerçekleşmesini zorluyorlar. Zira onlar tarafından Öcalan, sadece PKK (onlara göre Kürt tarafı)’nın lideri olarak değil, aynı zamanda süreci fiilen sürükleyen “otorite” olarak görülüyor. Kandil’in lağvedilmesi için Öcalan’ın “özgür yaşam ve çalışma koşullarına kavuşması”nın gerekli olduğunu vurguluyorlar.
Uzlaşmazlığın bir diğer önemli hususu “terörün tasfiyesi” yerine “Kürt meselesi” kavramının konmayışı. Öcalan da bu duruma vurgu yapmakta, sorunu Cumhuriyet kurulduktan sonra Kürt kimliğinin alaşağı edilmesi noktasına getirildiğinden hareketle, Türkiye’nin aslında bir “Türk-Kürt devleti” olduğunda ısrarcıdır. Tabii ki bunun tezahürü için gerekli yasal düzenlemeler aşamasına gelindiğinde oldukça çetin tartışmaların yaşanabileceği bugünden görülebilmektedir.
Bir diğer anlaşmazlık ise “demokratik hukuk düzeni”nin uygulanmasındadır. Devletin aksine DEM Parti ve Öcalan ısrarla yerel yönetimlere özerklik verilmesi taraftarıdır. Bu konu da “Bu pilav daha çok su kaldırır!” dedirtecek gibidir.
Süreç çok önemli bir aşama kaydetmiş olsa da hassasiyetini sürdürmektedir. Özellikle AİHM ve AYM kararlarının uygulanması, olası pürüzleri ciddi bir şekilde giderebilecektir. Bunun için ceza infaz yasasında değişikliğe de gerek yoktur. AİHM kararlarını Kabul etme konusunda Türkiye taraftır zaten. Öte yandan AYM kararları da bağlayıcıdır. Zaten komisyonun tüm üyeleri bu konuda oy birliği içerisindedir.
Bir diğer önemli husus da, bu tür bir terör tasfiyesine karşı çıkanları “terörden nemalananlar” diye nitelemek yerine, gelinen günde aylardır teröristlerin silah kullanmadığı konusunda dikkat çekmektir. Tabii ki sürece karşı çıkanlar da sağduyu ile bu gelişmeleri değerlendirerek, sürece destek verenleri “hain” olarak nitelememelidir.
Komisyonca oybirliği ile kabul edilen hususlardan “Siyasi Etik Yasası”, yeni bir Seçim yasası ve Siyasi Partiler Yasası son derece önemli bir gelişme olarak görülse de, daha da önemlisi çıkacak yasaların uygulamada sıkıntı yaşatmamasıdır. Zira Anayasa’nın kararları bağlayıcı olmasına rağmen Yargıtay’ın aksine karar vermesi, ve bu durumu benimseyen bazı yöneticilerin ortaya çıkıp “Anayasa mahkemesi kapatılmalıdır!” demesi unutulmadı!
NOT (1) :“Terörsüz Türkiye” sürecine bardağın dolu tarafından bakmaya çalışan biri olarak konuyu gelişmelerle birlikte izlemeye ve değerlendirmeye devam edeceğiz.
NOT (2): Tüm okurlarımıza sağlık, huzur ve barış içerisinde bir Ramazan dilerim.


YORUMLAR