Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya

ABD-İran-İsrail Savaş Oyunları – Doç. Dr. Kemal Olçar

Doç. Dr. Kemal OLÇAR – 07 Şubat 2026   İran

Doç. Dr. Kemal OLÇAR – 07 Şubat 2026

 

İran geleneksel Pers İmparatorluğu’nun devamı mı yoksa yeni bir oluşum mu? Bu sorunun cevabını vermek için tarihsel geçmişe bakmak gerekiyor. Sonucu hemen açıklayalım… Bugünkü Yunanistan nasıl antik Yunan geleneğinin devamı değil ise İran da geçmişinden kopmuş yeni bir ülkedir. İran’ın mevcut kimliği eşi benzeri olmayan ve kökleri Şiilik mezhebine dayanan bir Teokratik Cumhuriyettir. Bu sebeple İran’ın kadim bir imparatorluk geleneğinden geldiğini ifade etmek zorlama bir analiz olacaktır. İran halkının kültürel süreklilik anlamında da geçmişle çok az bir bağlantısı kalmıştır.

Öncelikle İran Fars dilini, Nevruz bayramını, Firdevsi’nin kaleme aldığı Şehname Ruhu’nu ve coğrafyasını koruduğunu ifade etmek gerekmektedir. Ancak inanç sistemi (Zerdüştlük’ten Şii’liğe), yönetim biçimi (krallıktan teokratik cumhuriyete), güvenlik mimarisi (anavatan savunmasından vekiller savunmasına), ordu yapılanması (merkezi ordudan paralel ordu yapısına-milli ordu ve devrim muhafızları), bilgi üretimi (bilimden metafiziğe ve teokrasiye), dış politikası (çok yönlülükten yalnızcılığa), iktisadi kalkınması (çeşitlilikten tek kaynağa dayalı kalkınma stratejisine) köklü değişime maruz kalmıştır.

Oysa 1979 yılında gerçekleşen devrimde İran halkının beklentileri bu değildi. Daha çok şeffaflık, demokrasi, insan hakları, özgürlükler, refah ve mutluluk en temel istekler arasında idi. Monarşi ifadesinden nefret eden İran halkı teokratik bir yönetime 47 yıldır razı olmuş gözükmektedir. Ancak gelinen noktada dini kurallarla yönetilen otokratik bir Cumhuriyet rejimi halkın geniş bir kesiminde hayal kırıklığı yaratmıştır.

İran İslam Cumhuriyeti’nin Katmanlı Siyasal Yapısı

İran İslam Cumhuriyeti’nin iç içe geçmiş katmanlar şeklinde bir siyasal yapısı vardır. Bu yapının en dışında ve üstünde “Kutsal Rehberlik”(Velayet-i Fakih) makamı yer almaktadır. Diğer tüm yapılar ve yönetici kişiler bu makamdan beslenmekte ve var oluşlarını Kutsal Rehber’e bağlamaktadırlar. Aslında teknik anlamda teokratik “faşizm” şeklinde de tanımlamak mümkündür. Çünkü en yüksek makamı eleştirmek ve değişimini istemek “günahların” en büyüğüdür. Diğer taraftan “rejim” korunması gereken en kıymetli şeydir. Yani “teos”a dayanan tüm sistemin yapısal tahkimi için geri kalan her şey feda edilebilir durumdadır. “Rehber” dışında var olan politik yapılar devletin isminin cumhuriyet olması için gereken zorunlu organlarıdır.

1979 Anayasasına göre ülkede Anayasa’nın uygulanmasını denetleyen on iki üyeli “Anayasayı Koruma Konseyi” mevcuttur ve altı İslam fıkıhçı üyesi Rehber tarafından atanmaktadır. Başyargıç tarafından aday gösterilen Müslüman hukukçular arasından, farklı hukuk alanlarında uzmanlaşmış altı hukukçu da İran Meclisi tarafından seçilmektedir. Meclis’in kontrolü de dolaylı olarak Rehber kontrolünde olduğu için ülkenin en önemli kurumuna yine dini lider hakimdir. Diğer bir önemli kurum olan “Uzmanlar Meclisi”nin en temel görevi ise dinî lideri seçmek ve görevden almaktır. Yılda iki kez toplanan Meclis sekiz yıllığına halk oyu ile seçilen 88 üyeden oluşmaktadır.

Bir başka mekanizma olan “İran Meclisi (Şura)” dört yıllığına seçilen 290 üyeden meydana gelmektedir. Meclisi’nin görevleri yasama, uluslararası antlaşmalar ve bütçe faaliyetleri olmakla beraber tüm çalışmaları Anayasa Koruma Konseyi tarafından onaylanmak zorundadır. İran Devlet Başkanlığı makamı da Rehber’den sonraki en yüksek devlet otoritesidir. Dört yıllığına halk oyu ile seçilir ve adayların kim olacağına Anayasa Koruma Konseyi karar vermektedir. Elbette kendisine bağlı bir bakanlar kurulu da bulunmaktadır. Ancak İçişleri ve Savunma Bakanı için Rehber’in onayının alınması ve Meclis’te güvenoyu şarttır. Bu yüzden ordunun kontrolü devlet başkanından ziyade dini liderdedir.

İlginç diğer bir kurum olan “Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi”de Meclis ve Anayasa Koruma Konseyi arasındaki anlaşmazlıklarda çözüm bulma ve Dinî Lider’e danışmanlık görevi sunma görevi/yetkisi bulunmaktadır. Hukuk sistemi de benzer bir yapılanma içindedir. Dinî lider, sırayla Üst Mahkeme ve Başsavcı’yı atayan Yargı Sistemi Başkanını atar. Normal yargı düzeninin dışında yetkileri bulunan “Devrim Mahkemeleri” ve “Özel Din Adamları Yargılama Mahkemesi” rehbere doğrudan bağlı çalışmaktadır. Görüldüğü üzere halk bu sistemin içinde nerdeyse “yok” hükmündedir. Bireylerin sahip olduğu oy verme dışında aday belirleme veya istediği kişilerin seçimlere girmesi konusunda katılım yoktur. Bu sebeple normal yollarla İran’da içeriden rejimin değiştirilebilme olasılığı neredeyse imkansızdır.

ABD–İran Gerilimi: Beşinci Nesil Savaş

İşte bu koşullarda ABD ve İran arasındaki gerilim, bilinen klasik savaşlardan ziyade 5. Nesil Savaş olarak nitelendirilebilir ve “hibrit savaş”, “asimetrik savaş” ve “yıpratma savaşı” şeklinde özetlenebilir. Taraflar tek cepheli ve doğrudan savaşmaktansa öncelikle caydırmak, olmaz ise iktisaden geriletmek, hassas ve koruması nispeten zor askeri üslerin “hafif” şekilde bombalanması, istihbarat harekatı, muhalifleri güçlendirmek ve sokak hareketlerini desteklemek, anlaşmaya zorlamak, yığınak yapmak ve gambot diplomasisi uygulamak, zorlayıcı diplomatik yöntemleri hayata geçirmek, ABD liderliğini zayıflatmak için uluslararası destek aramak, yeni müttefikler oluşturmak, vekaleten mücadele etmek şeklinde karma bazı metotları tatbik etmek istemektedirler.

Öncelikle ABD küresel bir güç olmasına rağmen İran ile doğrudan karşı karşıya gelmek istememektedir. Öyle ki zehir-panzehir taktiği uygulayan ABD İran’a zehir enjekte ettikten sonra elinde pan-zehir geliştiremediği için savaş sonrasını öngörememektedir. İran buna mukabil halkını ve ordularını milliyetçilik ve Şiilik üzerinden motive etmeye ve kırılan direniş eksenini artık İran içinde kurmak zorunda kalmaktadır.

ABD’nin masada elini güçlendirmek maksadıyla önce vekil güçleri ortadan kaldırmış, Haziran 2025 tarihinde 12 günlük savaş esnasında büyük ve şok edici vuruş gerçekleştirmiş, Venezüella’da adeta İran operasyonunun tatbikatını icra etmiş, Umman Denizi’ne yığınak yapmış, Ortadoğu’da bulunan üslerini takviye etmiş, İsrail’e her an İran’ı vurmaya hazır ol talimatı vermiş ve her şey hazır olunca İran’ı masaya zorlamıştır. İran ise teyakkuza geçerek güçlerini olduğundan fazla göstermek için bilgi ve psikolojik harekât yöntemlerini hayata geçirmiş ve savunma konseptini taarruz doktrini ile değiştirdiğini ilan ederek kararlılık gösterisi yapmıştır. Dolayısıyla meselenin masada çözülme olasılığı artmış gibi gözükmektedir.

Masadaki Kartlar: Talepler ve Kırmızı Çizgiler

Masadaki kartlara bakıldığında ise; ABD açısından, vekil güçlerin desteklenmesinin terk edilmesi, nükleer zenginleştirme projelerinin askıya alınması, ülkenin yabancı yatırımcılara açılması, orta ve uzun menzilli balistik füze sayı ve/veya menzillerinin azaltılması ve üretiminin durdurulması, Devrim Muhafızlarının feshedilmesi, göstericilerden tutuklu olanların idamlarının durdurulması şeklindedir. İran ise Umman’da yapılacak görüşmelerde idamlar, nükleer ve yabancı yatırımcılar konusunda işbirliği yapabileceğini ancak diğer hususlarda geri adım atmayacağını ifade etmiştir.

Bu koşullarda birkaç geri adım manevraları ile anlaşmak mümkün gibi gözüküyor ancak İsrail faktörü her zaman olduğu gibi İran’ın koşulsuz yenilmesi ve teslim olması konusundaki ısrarını korumaktadır. Bu, durumu daha da karmaşık hale getirmektedir. Tüm dengeleri gözetebilecek ve savaşmadan tarafları sakinleştirebilecek bir formül bulmak zorundadır. Zira Ortadoğu’da savaş isteyen tek ülke İsrail’dir. O yüzden aslında bu savaş Trump yönetimi ile ABD’nin “müesses nizamı” ve İsrail arasındaki mücadele şeklinde tezahür etmektedir. Belki de Donald Trump İsrail’e başlangıçta destek sözü verip savaş başladığında ve tam İsrail’in desteğe ihtiyacı olduğunda geri çekilmek suretiyle Netanyahu hükümetini zor duruma düşürmek istemektedir.

Bunun dışında stratejik dengeler açısından bölge ülkeleri arasında hem rekabet hem de işbirlikleri görülmektedir. İran ve Türkiye bugüne kadar ciddi bir sorun ile karşılaşmazken genel rekabet düzeyi orta ölçeğin üzerindedir. Yönetilebilir riskler açısından bakıldığında iki ülke dengeyi korumaya, birbirlerini yakından takip etmeye ve en azından küresel güçlerin bölgeye doğrudan müdahale etmemeleri konusunda mutabık gözükmeye devam etmektedirler.

Körfez ülkelerinden Kuveyt, Katar Türkiye ile işbirliğine açık iken Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ABD çizgisinde bir tutum sergiledikleri ve tek taraflı bağımlılık içinde oldukları aşikardır. Ancak İran konusunda tüm Körfez ülkelerinin endişe içinde olduklarını ifade etmek gerekmektedir. Ürdün, İsrail ve ABD güdümünde iken Suudi Arabistan ve Türkiye yanlarına Pakistan’ı da alarak ittifaklık arayışı içine girmişlerdir. Mısır vagon siyaseti uygulayarak durumsal farkındalığını arttırmaya ve denge politikası ile kırılganlıklarını yönetmeye çalışmakta ve önceliğini bölgeden ziyade kendi çıkarlarına vermiş gözükmektedir.

Irak fiilen bölünmüşlük sendromu ile mücadele etmeye devam etmekte ve toprakları çıkabilecek muhtemel savaşta en fazla zarar görecek ülke olmasına rağmen özgün bir politika üretebilecek konumda değildir. Umman, tarafsızlığın yaman çelişkileri, bölge ülkesi olma ve Müslüman kimliği ile zaman zaman politik savrulma yaşamaktadır. Yine de ABD-İran görüşmelerine ev sahipliği konusunda beklenenin üstünde bir performans sergilemektedir. Bu coğrafyada en güçlü ve sonuç alabilecek yegâne ülke Türkiye gibi durmaktadır. Eğer Türkiye’ye böyle bir rol biçilmez ise bu yolu açmak yine Türkiye’ye düşecektir.

İran ise “boğaz diplomasisi” yoluyla Hürmüz Boğazı’nı gemi trafiğine kapatma ya da engelleme şeklinde oldukça etkili bir yol izleyebilir, ki bu da küresel ekonomi için felaket demektir, Füze ve SİHA’lar ile ABD’nin bölgedeki üslerini ve müttefiklerini (İsrail, BAE vs.) doğrudan hedef alabilir, siber saldırılar düzenleyebilir, suikastlar planlayabilir, muhalif kesimlere karşı daha sert önlemler uygulayabilir, genel/kısmi seferberlik ilan edebilir ve çok düşük bir ihtimal de olsa, başka ülkelerden gizlice temin ettiği nükleer başlıkları hasım ülkelere karşı kullanabilir.

İsrail Faktörü ve Bölgesel Savaş Riski

ABD Hava ve Deniz Operasyonu şeklinde harekât icra ederken önceden belirlenmiş muhtemel İran’ın nükleer tesislerini, askeri üslerini ve petrol altyapısını vurabilir. Eş zamanlı yıpratma savaşı başlatarak İran ekonomisinin tamamen çökmesine neden olabilir, rejim üzerindeki baskıyı arttırabilir, yaptırımları sertleştirebilir. Ancak savaşın “nükleer eşiği” geçebileceği ihtimali oldukça düşük seviyededir. İsrail ise bölgede yoğun bir bölgesel savaş isteyen ve İran’ın tamamen ortadan kalkmasını talep eden tek ülkedir.

Bu yüzden olası bir savaşın tüm sorumluluklarını almaya hazır görünmektedir. Savaşı başlatmayı müteakip geride ihtiyat şeklinde bekleyen ABD güçlerinden destek ve takviye isteyecektir. Ayrıca İsrail, İran içinde istihbarat operasyonları ile liderlere suikast, iç karışıklıklar ve yöneticileri sindirme faaliyetleri icra edebilir.

Sonuçta bir savaş meydana gelirse hamleler karşılıklı olacaktır, bu da savaşı uzatır ve belirsizlikleri arttırır. ABD bunu asla istememektedir. Bu durumda ABD şok edici, baskın tarzında ve kısa süreli sınırlı bir harekât planlamaktadır. Şimdilik yapılan görüşme çabalarına bakıldığında savaş olasılığının düşük düzeyde olduğu, karşılıklı tavizler verileceği, tüm tarafların “Şahı” mat etmeye cesaret edemediği izlenimi doğmaktadır.