Reşit Kemal AS – 20 Ocak 2026
Gazze için “barış gücü” lafı ilk duyulduğunda kulağa hoş geliyor. Kim barışa karşı çıkabilir ki?
Ancak mesele Gazze olunca, özellikle de bu fikrin mimarı Amerika Birleşik Devletleri olunca, insanın içi rahat etmiyor. Çünkü tarih bize şunu öğretti: ABD’nin Ortadoğu’da barış dediği şey, çoğu zaman düzenlenmiş bir sessizliktir; adalet değil, kontrol üretir.
Bugün Washington’un masaya koyduğu “uluslararası barış gücü” planı, Gazze’deki yıkımın ardından ortaya çıkan bir güvenlik boşluğunu doldurma iddiası taşıyor. Resmi söylem net: siviller korunacak, yardım güvenliği sağlanacak, radikal yapıların yeniden güç kazanması önlenecek. Peki ya perde arkası?
Kimler Davet Edildi, Kimler Bilinçli Olarak Dışarıda Bırakıldı?
ABD’nin davet listesi tesadüflerden oluşmuyor. Avrupa’dan bazı ülkeler, Arap dünyasından “sorun çıkarmayacak” aktörler ve finansal katkı sunabilecek devletler öne çıkıyor. Davet edilenlerin ortak özelliği şu:
Gazze’nin siyasi kaderini belirleyecek güçte değiller ama alınan kararlara meşruiyet kazandıracak kadar görünürler.
Türkiye, Mısır ve Ürdün gibi bölgeyi iyi tanıyan ülkeler “şartlı” ya da “temkinli” pozisyonda tutulurken; Körfez ülkelerinin finansman rolüyle sürece eklemlenmesi bekleniyor. Avrupa ise her zamanki gibi vicdan ile Atlantik sadakati arasında sıkışmış durumda.
En dikkat çekici olan ise kimlerin dışarıda bırakıldığı: Filistinliler.
Gazze’yi yönetecek, koruyacak ve yeniden inşa edecek bir plan konuşuluyor ama Gazze halkının siyasi iradesi masada yok. Bu, barış değil; barışı tanımlama tekeline sahip olma çabasıdır.
ABD Gerçekten Ne İstiyor?
Bu soruya “İsrail’in güvenliğini sağlamak” cevabı artık yetmiyor, ama hala geçerli. Gazze’de kurulacak uluslararası bir güç, İsrail’in askeri yükünü hafifletirken; güvenlik sorumluluğunu “uluslararasılaştırılmış” bir yapıya devredecek. Böylece İsrail sahada daha az görünür olacak, ama kontrol kaybolmayacak.
ABD açısından bir diğer kazanç ise imaj.
Ukrayna, Çin ve küresel Güney’de yıpranan “dünya düzeninin lideri” rolü, Gazze üzerinden restore edilmek isteniyor. Barışı tesis eden güç olmak, Washington için yalnızca ahlaki değil; stratejik bir ihtiyaç.
Ve elbette en kritik hedef:
Gazze’nin geleceğini Filistin direniş geleneğinden koparmak.
Silahlı yapıların tasfiyesi adı altında, Gazze’nin siyasi hafızasının da yeniden dizayn edilmesi hedefleniyor. Barış gücü bu yüzden sadece askeri bir araç değil; aynı zamanda bir siyasal mühendislik projesi.
Barış Gücü mü, Vesayet Gücü mü?
Ortada acı bir çelişki var. Eğer Gazze’de gerçekten barış isteniyorsa, bu barış neden Filistinlilerin rızasına dayanmıyor? Neden planlar Washington’da yazılıyor, sahada yaşayanların değil?
Gazze halkı için “güvenlik” kelimesi, tankların ve insansız hava araçlarının gölgesinde anlamını yitirdi. Onların ihtiyacı, başkalarının çizdiği sınırlar içinde sessiz kalmak değil; kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmak.
Bugün “barış gücü” olarak sunulan yapı, yarın Gazze’yi yöneten, denetleyen ve sınırlayan bir vesayet rejimine dönüşürse, kim şaşıracak?
Amerika’nın Gazze’ye barış getirmek istediğine inanmak için fazla neden yok; ama temkinli olmak için fazlasıyla tarih var. Barış, silahlı birliklerle değil; adaletle, meşruiyetle ve halkın iradesiyle kurulur.
Aksi halde Gazze’ye gelen şey barış olmaz.
Sadece daha düzenli, daha sessiz ve daha uzun süreli bir baskı olur.




YORUMLAR