Reşit Kemal AS – 23 Mart 2026
Türkiye son yıllarda güvenliği sağlamak ve kamu düzenini korumak adına “caydırıcılık” kavramını daha sert ve daha görünür araçlarla uygulamaya başladı. Yüksek para cezaları, ağır yaptırımlar ve sıkı denetimler… Kağıt üzerinde bakıldığında bu politikaların amacı açık: suçu önlemek, düzeni sağlamak ve toplumu korumak.
Ancak sahaya indiğimizde başka bir tablo ile karşılaşıyoruz.
Bugün birçok vatandaş için mesele artık “cezadan korkmak” değil, “hayatta kalabilmek”. Alım gücünün düştüğü, temel ihtiyaçların bile zor karşılandığı bir ortamda; cezaların artması, bazı kesimler için caydırıcılık üretmek yerine çaresizliği derinleştiriyor. Çünkü insan, seçenekleri daraldığında rasyonel değil, zorunlu kararlar alır.
Bir baba düşünün…
Maaşı kiraya, faturaya, mutfağa yetmiyor. Ek iş bulamıyor. Sosyal destek mekanizmalarına erişemiyor. O noktada karşısına çıkan her “kolay kazanç” ihtimali artık bir risk değil, bir çıkış kapısı gibi görünmeye başlıyor.
İşte tam da burada devlet politikasının en kritik kırılma noktası ortaya çıkıyor:
Caydırıcılık, adaletle desteklenmediğinde baskıya dönüşür.
Sayın İçişleri Bakanı’na seslenmek gerekir:
Sokaktaki güvenliği sağlamak elbette önceliklidir. Ancak güvenliğin sürdürülebilir olması için sadece suçla değil, suça iten sebeplerle de mücadele edilmelidir. Aksi halde siz birini engellersiniz, yerine bir başkası gelir.
“Asgari ücretin 28.000TL olduğu bir ülkede, Sabiha Gökçe’n havalimanın otoparkında “Bayram” yoğunluğu sebebiyle yer olmadığından ve bu yüzden yol kenarına park etmek zorunda kalan araçlara 20.000TL ceza kesilmesi gülünç…”
Sayın Hazine ve Maliye Bakanı’na seslenmek gerekir:
Ekonomik istikrar yalnızca rakamlarla ölçülmez. Vatandaşın günlük hayatında hissettiği rahatlama, en az makro göstergeler kadar önemlidir. İnsanların geçinemediği bir yerde mali disiplin, toplumsal huzuru tek başına ayakta tutamaz.
Ve en önemlisi, Sayın Cumhurbaşkanı’na…
Bu millet tarih boyunca zorluklara direnmiş, fedakarlık yapmış bir millettir. Ancak hiçbir toplum, sürekli baskı ve sıkışmışlık hissi altında sağlıklı kararlar alamaz. Bugün verilen “çoğalın” çağrısı ile sahadaki ekonomik gerçeklik arasında ciddi bir kopukluk oluşmuş durumda. Gençler gelecek kuramıyor, aileler çocuk sahibi olmaktan çekiniyor.
Çünkü mesele sadece nüfus değil, gelecek güvenidir.
Eğer bir toplum yarınından emin değilse, çoğalmaz…
Eğer bir insan yaşama tutunamıyorsa, kurallara da tutunamaz.
Devletin gücü sadece ceza kesebilmesinde değil, vatandaşını ayakta tutabilmesindedir. Caydırıcılık, ancak adaletle; adalet ise ancak merhamet ve gerçekçilikle anlam kazanır.
Bugün ihtiyaç olan şey daha fazla ceza değil,
daha fazla denge, daha fazla anlayış ve daha fazla sosyal destektir.
Çünkü güçlü devlet, korkulan değil;
güvenilen devlettir.
VESSELAM.


YORUMLAR