Fatih ÜNLÜ – 29 Ocak 2026
İnsanlık olarak geleceğe ve gayba dair bilgilerimiz sınırlı. Allah’ın tabiatta koyduğu kanunlara istinaden birçok fiziki işin oluş tarzını büyük bir keskinlikle tahmin edebiliyoruz. Ama öyle alanlar da var ki -diyelim ecel gibi- 1 saat, bir dakika sonrasını bile kesin olarak bilemiyoruz.
Biz de bilmediğimiz alanlarda bir işi, bir sonucu isterken, hayırlısı diyerek her şeyi bilen Allah’a müracaat ediyoruz. Çünkü bilmenin de ötesinde bütün sonuçları yaratan ve her şeyi hayra tebdil edebilecek olan da Allahu Teala.
Bu işin çok önemli bir yönü. Konunun bir de şu boyutu var: Hayırlısı derken her zaman bilinmeyen bir şeyden de bahsetmiyoruz aslında. Ki işlerin hayırlısı çoğu zaman ana hatlarıyla bellidir.
İlk başta, işlerin helal ve temiz olanı hayırlısıdır. Helal varken hayırlısı başka yerde aranmaz. Harama sapmak hayırsıza sapmak olur.
Dolayısıyla tanımı gereği hayırlı olduğu belli olan işlere yönelmek esastır. Bu yöneliş sırasında da çok ihtimalli veya belirsiz olan durumlarda da hayırlısını Allah’tan niyaz etmeliyiz.
Diyelim, mezuniyetten hemen sonra bir genç kardeşimiz için iki güzel iş imkânı birden ortaya çıktı. (Hocam nerde o günler diyen gençlerimiz çıkacaktır. Aslında –kamu, içtimai ve şahsi- yoğun gayret edersek, olmayacak bir durum değil.)
İşte bu iki iş imkânından birisi o genç için muhtemelen daha hayırlıdır. Bu hayır veya tersi o insanın gideceği yerdeki şahsi serencamıyla – macerasıyla da ilgili olabilir. Mesela, insan orada evleneceği kişiyle de karşılaşabilir.
Dolayısıyla biz hayırlısı deyince sadece kariyer vs. gibi münferit bir alanla ilgili değil de kuşatıcı bir hayrı istiyoruz. Allah’tan karşımıza çıkacak tüm yollardaki engelleri veya durumları hayırlı kılmasını niyaz ediyoruz.
Buradaki arayışta da elimizde hem aşağıda değineceğimiz büyük ipuçları var hem de her noktada hayırlısını yeniden Allah’tan isteme gücümüz var. Birçok büyüğümüzün dediği gibi duasızlık ve niyazsızlık en büyük zayıflığımız olduğu gibi “Dua ve niyaz da en büyük gücümüzdür”.
Bu bazen dönülmesi çok zor görünen noktalarda bile böyledir. Hz. Vahşi’nin (r.a.) durumunu düşünelim. Hz. Hamza’yı (r.a.) şehit ederken, sonradan onun savunduğu yüce davaya gönül vereceğini Hz. Vahşi de o vakit bilmiyordu.
Özetle, küfür, dalalet ve vazgeçilmeyen ağır zulümler dışında insan için çıkış yolları kolayından tükenmez.
İPUÇLARI
İşlerin hayırlısına dair ipuçları demiştik. Bunları da en çok Allah’ın bize en iyi örnek olarak gönderdiği Allah Resulünün hayatında görüyoruz.
Hz. Âişe annemiz (r.a) diyor ki:
“Peygamber (s.a) iki şey arasında muhayyer – serbest kaldığında, bir günah olmadıkça onların en kolayını tercih ederdi. Şayet günah ise, insanların ondan en uzak duranı olurdu.
Meşru seçeneklerden zor olanına yönelmek insanı gereksiz yere yorar ve belki daha önemli işlerde takatsiz bırakabilir. Konuyla kısmen ilgili, icab ettiğinde hayatından da vazgeçerek şartlara meydan okuman gereken durumlar olabilir ama hayat gereksiz meydan okumaları kaldırmaz. Dolayısıyla işlerin kolay ve suhuletli olanı daha hayırlıdır diyebiliriz.
Bu çerçevede, Peygamberimizin (s.a.v.), bütün peygamberlerin (aleyhimüssselam) ve arkadaşlarının hayatlarında somutlaşan Dinin bütün güzel emir ve tavsiyeleri ile insanlığın müspet mirası kişiyi devamlı hayırlı olana yöneltir.
Mesela dürüstlük, iyi ahlak, hoş geçim, az yeme vs. gibi güzel hâlleri tercih eden insan hayırlı olana da yüzünü döndürmüş olur.
Peygamberimizin (s.a.v.) bir sözüdür.
“Mümin, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kimsedir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed, Müsned, 2/400, 5/225)
Dolayısıyla geçimsiz ve kötü huylu olan bir kişinin çevresiyle ilişkilerinden hayır beklemesi olmayacak bir beklentidir. Çünkü güzel geçimli olmaması ve kendisiyle –tavırları sebebiyle- güzel geçinilememesi onun bu noktadaki hayrını zail etmiştir. Dönerse ayrı, yoksa durmadan vebal yüklenir durur.
Yine az yemeye dair o kadar tavsiyeye rağmen, bir insanın 3 – 4 kişilik bir akşam yemeğini yiyip sonra da o akşamın rahatlığını ve hayrını beklemesi makul bir beklenti olmaz. Belki “Bu bana ders olsun” derse, ayrı. Çünkü açlığın katlanılması çok zor çilesini çekenlerin yanı sıra fazla yemenin beyhude çilesini yaşayanlar da az değildir.
Dürüstlük te yine başlı başına çok büyük bir bahis. Yalan söyleyen kişinin o işten hayırlı bir sonuç beklemesi hem samimi olmaz, hem de o yanlışını temel telafi edilmediği sürece gerçekleşmez.
Bunun gibi insanın “mahlûkatın en şereflisi” olma sürecinde yoldaşı olan Dinimizin emir veya tavsiye ettiği güzel hasletlerin her biri için benzer bir durum söz konusudur. Bunlar insanı hayra ve hayırlı olana yöneltir.
Konunun bizce başka önemli boyutları daha var ama yazımızın başlarında düşmüş olabileceğimiz didaktiklik tuzağından biraz uzaklaşmak için kısa bir ara verip kadim arkadaşımız Hikmet İnce’nin anlattığı bir anekdotu –hatırladığımız kadarıyla- aktaralım. Sonra didaktikliğimize tekrar dönebiliriz. Yanlış anlaşılmasın, aslında burada da söz daha çok kendimize. Evet.
Zamanında ava çok meraklı bir padişah sık sık arkadaşlarıyla ava çıkarmış. Bir gün ava hazırlık esnasında tüfekle uğraşırken tüfek elinde patlamış ve acılar içerisinde kıvranırken bakmış ki bir parmağı kopmuş. (O zamanlar şimdiki gibi parmak dikme operasyonu imkânı yok tabii.)
O sırada yanında bulunan en yakın arkadaşı, veziri ve danışmanı olan kişi de teselli niyetiyle “Üzülmeyin padişahım, hayırlısı. Vardır bunda da bir hayır.” deyince, canı hâlâ çok yanan padişah öfkelenmiş ve “Benim parmağım kopmuş, sen hayırlısı diyorsun. Sen nasıl bir arkadaşsın?” diyerek o arkadaşını hemen görevlerinden azletmiş. Bir rivayette de hapse attırmış.
Padişah iyileşince av merakı tabiatıyla yeniden depreşmiş ve gel zaman git zaman padişahın av partileri eski yoğunluğuna ulaşmış. Fakat bir av esnasında yollarını kaybedip çok uzaklara düşmüşler. Hikâye bu ya, orada da padişah bir grup yamyamın eline esir düşmüş.
Padişah ne dese kar etmemiş ve yamyamlara söz geçirememiş. Yamyamlar kazanı ve ateşi hazırlamışlar.
Bu arada, adetleri olduğu üzere kazana atmazdan önce -olanları çaresiz izleyen – padişahı incelemeye – muayene etmeye başlamışlar. Bir parmağının kopmuş olduğunu görünce de birden ürkmüşler, çok telaşlanmışlar. Ve hemen padişahı çözüp el işaretleriyle gitmesini istemişler.
Anlaşılan kesik parmaklı birisini yemeyi uğursuzluk sayıyorlarmış. Padişah ta hızla oradan uzaklaşmış ve tabiatıyla kurtulduğuna da çok sevinmiş.
Uzun uğraşlardan sonra sağ salim sarayına dönebildiği zaman da o yorgunlukta ilk işi hemen azlettiği arkadaşını ziyarete gitmek olmuş.
Özür diledikten sonra, yaşadıklarını ona detaylarıyla anlatmış.
“Kıymetli dostum, senin dediğin gibi parmağımın o tüfek kazasında kopmuş olması sonuçta benim için büyük bir hayra dönüştü. Yoksa yamyamların elinden kurtulma ümidim yoktu.” demiş. “Fakat keşke sana kızıp ta seni azletmeseydim, sana eziyet etmeseydim.” diye de ilave etmiş.
Arkadaşı bu kez de “Padişahım, şüphesiz bunda da bir hikmet, bir hayır vardı.” deyince Padişah o yorgunlukta zihnini toparlamaya çalışırken “Neydi o?” diye sormuş.
Arkadaşı da “Padişahım, eğer beni azletmeseydiniz, muhtemelen siz kaybolduğunuzda ben de orada sizinle olacaktım. Siz bir parmağınız yok diye kurtuldunuz ama ben kurtulamayacaktım.” demiş.
Padişah ta gülerek “Çok haklısın” demiş. “Allah her şeyin hayırlısını versin.”
Bu anekdotu aktarırken aklıma Hz. İbrahim b. Ethem’in durumu geldi. Tabii, hayırlı olmanın da dereceleri ve katmanları var. İbrahim b. Ethem hazretleri de av partilerini bırakıp tümden maneviyata yöneldiği, taç ve tahttan vazgeçtiği zaman varlığının en hayırlı hallerine ulaşmıştı. Bu tercihiyle de bize çok güzel bir manevi miras bıraktı.
Bu açıdan, başkalarının da hayrına vesile olabilmesinin ve hayırlarda yarışabilmesinin insanı çok daha yüksek bir hayır alanına taşıdığı rahatlıkla söylenebilir.
Bakara Suresi 148. Ayeti Kerime’de mealen şöyle buyurulur:
Herkesin yöneldiği bir yönü, bir kıblesi vardır. O halde (ey müminler!) Siz hayırlarda yarışın. Her nerede olsanız, Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.
Bu anlamda, yapabilir miyim bilmiyorum ama ben şahsen bundan sonra hayırlısı derken maddi düşüncelerin ötesinde asıl konunun en önemli boyutu olarak özü, manayı, maneviyatı görebilmeyi ve mutasavver halimizle yeni hayırlara vesile olup hayırlarda yarışabilmeyi daha çok hatıra getirebilmeyi diliyorum.
Allah nasip eylesin.



YORUMLAR