Reşit Kemal AS – 18 Mart 2026
Washington’dan sert açıklamalar yükselirken, Avrupa’nın mesafeli duruşu ve NATO’nun çekingenliği aslında sahnenin arkasındaki büyük kırılmayı ele veriyor.
Donald Trump’ın İran’a yönelik hamlesi ilk bakışta klasik bir güç gösterisi gibi okunabilir. Ancak detaylara inildiğinde bunun sadece bir dış politika tercihi olmadığı, aynı zamanda bir sistem testi olduğu görülüyor. Çünkü bu süreçte beklenen refleksler gelmedi. Ne NATO yekvücut bir duruş sergiledi ne de Avrupa sahaya indi. Dahası, ABD içinden gelen çatlak sesler ve perde arkasındaki huzursuzluklar, bu hamlenin içeride de tartışmalı olduğunu gösteriyor.
Trump gerçekten yanlış mı bilgilendirildi, yoksa bilinçli şekilde yalnız mı bırakıldı?
İlk ihtimal, klasik bir senaryoyu işaret eder. Hızlı sonuç alınacağı, İran’ın geri adım atacağı ve müttefiklerin destek vereceği düşünülmüş olabilir. Ancak sahadaki gerçeklik farklı ilerledi. İran geri çekilmek yerine denge kurmaya çalıştı, kriz bölgesel olmaktan çıkıp küresel etkiler üretmeye başladı. Enerji hatları, ticaret yolları ve güvenlik dengeleri bir anda kırılgan hale geldi. Bu durumda Trump’ın önüne konulan tablo ile gerçek tablo arasında ciddi bir fark olduğu düşünülebilir.
Ancak ikinci ihtimal çok daha çarpıcıdır. Çünkü burada mesele bir hata değil, bir tercih olur. Yani Trump’a alan açılmış, fakat destek verilmemiş olabilir. Bu, modern siyasette sık kullanılan bir yöntemdir: lideri sahaya sürmek ama arkasındaki zemini çekmek.
Avrupa’nın sessizliği bu açıdan kritik. Bu sessizlik pasiflik değil, bilinçli bir mesafe koymadır. Avrupa, yeni bir büyük ölçekli çatışmanın ekonomik ve siyasi maliyetini taşımak istemiyor. Aynı zamanda Washington’un tek taraflı hamlelerine de sınırsız destek vermeye artık sıcak bakmıyor. Bu yüzden ne açık bir karşı çıkış yapıyor ne de tam destek veriyor. Arada durarak aslında en güçlü mesajı veriyor: “Bu senin savaşın.”
NATO’nun tutumu ise daha derin bir kırılmayı işaret ediyor. İttifakın refleks göstermemesi, sadece askeri bir tercih değil; stratejik bir dönüşümün göstergesi. NATO artık otomatik olarak ABD’nin her adımına eşlik eden bir yapı değil. Üye ülkeler kendi ulusal çıkarlarını daha açık şekilde öncelemeye başladı. Bu da ittifakın ruhunda bir değişim anlamına geliyor.
İşin bir de Washington boyutu var. Amerikan siyasetinde dış politika çoğu zaman iç mücadelenin bir uzantısıdır. İran gibi yüksek riskli bir dosyada alınan kararların, sadece dış tehditlerle değil, iç dengelerle de bağlantılı olması kaçınılmazdır. Eğer süreç başarısız olursa bunun siyasi faturası ağır olur. Ve bu tür durumlarda yalnız bırakılan lider, çoğu zaman bu faturayı tek başına öder.
Tüm bu parçalar bir araya getirildiğinde ortaya çıkan tablo netleşiyor. Bu yaşananlar sadece bir dış politika hamlesi değil. Bu, aynı zamanda bir güç testi. Kim, kimin arkasında duracak? Kim, ne kadar risk alacak? Ve en önemlisi, küresel sistemde liderlik artık nasıl tanımlanacak?
Belki de asıl mesele İran değil. İran sadece bu büyük oyunun sahnesi. Asıl oyun, Atlantik’in iki yakası arasında ve Washington’un kendi içinde oynanıyor.
Ve bugün görünen o ki, Trump bu oyunda sadece rakipleriyle değil, görünmeyen boşluklarla da mücadele ediyor. Çünkü bazen siyasette en büyük yalnızlık, kimsenin açıkça karşı çıkmadığı ama kimsenin de yanında durmadığı anlarda yaşanır.


YORUMLAR