Reşit Kemal AS – 15 Mart 2026
2014 yılında yaşanan Rusya’nın Kırım’ı ilhakı dünya siyasetinde büyük bir kırılma olarak kayda geçti. Haritalar değişti, diplomatik açıklamalar yapıldı, yaptırımlar konuşuldu. Ancak Türkiye açısından Kırım meselesinin asıl kaybı ne bir liman ne de bir üs oldu. Türkiye’nin Kırım’da kaybettiği şey, çok daha derin ve görünmez bir bağdı.
Kırım, tarih boyunca yalnızca bir yarımada olmadı. Osmanlı’nın Karadeniz ufkunda bir akrabası, Anadolu’nun öte yakasında yaşayan bir hatırasıydı. O topraklarda yaşayan Kırım Tatarları ise Türkiye ile tarihsel, kültürel ve dilsel bir köprüydü.
2014 sonrası yaşanan süreçte bu köprü yavaş yavaş zayıfladı.
O yıllarda Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun yoğun siyasi baskıları ve Kiev merkezli politikanın etkisiyle Kırım ile Türkiye arasındaki temaslar önemli ölçüde azaldı. Uçuşlar kesildi, kültürel ziyaretler durdu, Türk heyetleri yarımadaya gitmez oldu.
Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı ve birçok sivil toplum kuruluşunun faaliyetleri de fiilen ortadan kalktı.
Sonuçta ortaya çok basit ama çok ağır bir tablo çıktı.
2014 yılında Kırım’da doğan bir Kırım Tatar çocuğu bugün 12 yaşında.
Ve o çocuk Türkiye’ye hiç gelmedi.
Belki İstanbul’u hiç görmedi.
Belki Ankara’yı haritada bile bilmiyor.
Belki Türkiye Türkçesini sadece internetten duyuyor.
Bu tabloyu ilk gördüğüm gün şunu fark ettim:
Biz Kırım’da toprak kaybetmedik… bağ kaybettik.
Tam da bu yüzden, 2014’ten bu yana bir başka mücadeleye başladım. Kırım ile Türkiye arasında kopan bu yolu yeniden açmanın mümkün olduğunu anlatmaya çalıştım. Uçuşların yeniden başlamasını, kültürel temasların yeniden kurulmasını, Türkiye ile Kırım Tatarları arasındaki doğal ilişkinin yeniden güçlenmesini savundum.
Fakat bu çaba kolay olmadı.
Her fırsatta üzerime “Rusçu” yaftası yapıştırıldı. Gerçek bir tartışma yerine algı üretmeyi tercih eden bir lobi ile karşılaştım. Kırım’da kaybedilen bağları konuşmak yerine, bu kaybı görmezden gelmeyi tercih eden bir cenahın sert tepkileriyle karşılaştım.
Bu süreçte yalnızca eleştirilmekle kalmadım.
Kırım ile Türkiye arasındaki bağların yeniden kurulmasını savunduğum için Ukrayna tarafından kara listeye alındım. Rusya tarafından ise sürekli yakın takibe ve diplomatik markaja maruz kaldım. Dahası, son yıllarda Ukrayna siyasetinde etkili hale gelen CIA bağlantılı çevreler tarafından Türkiye’de “istenmeyen adam” olarak hedef gösterildim.
Bütün bu baskılar aslında bana bir gerçeği daha açık şekilde gösterdi:
Ortada yalnızca bir siyasi tartışma yoktu; Kırım meselesi etrafında kurulmuş güçlü bir algı lobisi vardı.
İşte benim mücadelem tam da burada başladı.
Amacım Kırım Tatarlarının Türkiye ile bağını güçlendirmek kadar, yıllar içinde oluşmuş bu algı duvarını ve bu lobi düzenini de sorgulamak ve zamanla çökertmek oldu.
Oysa benim söylediğim şey basitti:
Bir halkı korumanın yolu, onu yalnız bırakmak değildir.
Kırım Tatarlarının Türkiye ile bağını koparmak, onları korumak değil; aksine onları Türkiye’den uzaklaştırmaktır. Ama ne yazık ki bu gerçeği görmek istemeyen güçlü bir algı duvarı örüldü.
Buna rağmen yılmadım.
Çünkü mesele politika değil, bir nesildir.
Mesele bir tartışma değil, bir gelecektir.
Bugün Kırım’da büyüyen bir Kırım Tatar çocuğu için Türkiye’nin yeniden bir kapı olmasını savunmaya devam ediyorum. Çünkü bir milletin akrabasıyla kurduğu bağ, günlük siyasetin üzerinde bir değerdir.
Ben bu yolu açma çabamdan vazgeçmeyeceğim.
Çünkü Kırım’da kaybettiğimiz şey bir liman, bir üs ya da bir stratejik mevki değildir.
Biz Kırım’da bir kuşağın Türkiye ile kurabileceği bağı kaybettik.
Ve o bağı yeniden kurmak için konuşmaya, yazmaya ve mücadele etmeye devam edeceğim.


YORUMLAR