Reşit Kemal AS – 21 Ocak 2026
İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın son açıklaması, ilk bakışta “terörle mücadele” vurgusu taşıyan klasik bir güvenlik söylemi gibi görünebilir. Ancak satır aralarına dikkatle bakıldığında, bu açıklamanın adresinin yalnızca terör örgütleri olmadığı açıkça görülüyor. Suriye, Gazze ve özellikle Ege vurgusu, meseleyi doğrudan Türkiye’nin ilgi ve etki alanına taşıyor. Bu nedenle açıklamayı, sadece bir güvenlik beyanı değil; Doğu Akdeniz merkezli yeni bir güç dili denemesi olarak okumak gerekiyor.
İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın “özgür ve güçlü devletlerden oluşan kararlı ittifak” vurgusu, son yıllarda sıkça karşımıza çıkan bir formül. Enerji projeleri, askeri tatbikatlar ve diplomatik zirvelerle desteklenen bu üçlü yapı, aslında bir ittifaktan çok Türkiye’yi dengelemeye yönelik bir jeopolitik çerçeve sunuyor. Katz’ın açıklaması, bu çerçevenin artık daha sert ve açık bir dille ifade edilmeye başlandığını gösteriyor.
Türkiye açısından dikkat çekici olan nokta, Ege’nin aynı cümlede Suriye ve Gazze ile birlikte anılmasıdır. Bu, bilinçli bir tercihtir. Ege, Türkiye için bir “iç güvenlik” ya da “sınır güvenliği” meselesi değil; uluslararası hukuk, egemenlik hakları ve deniz yetki alanlarıyla doğrudan bağlantılı bir alandır. İsrail’in Ege’yi “istikrarsızlık” söylemi içine yerleştirmesi, Yunan tezlerinin dolaylı biçimde uluslararasılaştırılması anlamına gelir. Bu da teknik değil, politik bir hamledir.
İsrail’in son dönemde bölgesel dilini sertleştirmesi tesadüf değil. Gazze’de derinleşen kriz, uluslararası kamuoyunda artan baskılar ve Orta Doğu’da değişen dengeler, Tel Aviv’i yeni ortaklıklar üzerinden meşruiyet alanı genişletmeye itiyor. Yunanistan ve Güney Kıbrıs bu noktada, hem AB kartı hem de Türkiye karşıtlığı üzerinden “güvenli ortaklar” olarak öne çıkarılıyor. Ancak bu tercihin bölgeye istikrar mı, yoksa yeni fay hatları mı getireceği ciddi bir soru işareti.
Türkiye’nin bu tabloya bakışı ise farklı bir zemine oturuyor. Ankara, Doğu Akdeniz’de ne askeri dayatmayı ne de dışlayıcı ittifakları çözüm olarak görüyor. Türkiye’nin tezleri açık: adil paylaşım, çok taraflı diyalog ve bölgesel kapsayıcılık. Ancak Katz’ın açıklamasında bu dilin zerresi yok. Aksine, “kararlı ittifak”, “izin vermeyeceğiz” ve “tehdit” gibi ifadeler, diplomasiden çok bloklaşmayı çağrıştırıyor.
Burada asıl risk, İsrail’in güvenlik söylemiyle Yunanistan’ın maksimalist taleplerinin aynı potada eritilmesidir. Terörle mücadele kavramı, bu şekilde genişletildiğinde, meşru devlet politikaları bile “istikrarsızlaştırıcı unsur” olarak etiketlenebilir. Türkiye açısından bu, sadece askeri değil, diplomatik ve hukuki bir meydan okumadır. Çünkü mesele sahada değil, algı düzeyinde kazanılmak istenmektedir.
Unutulmaması gereken bir gerçek var: Doğu Akdeniz’de istikrar, bir ülkeyi ya da bir aktörü dışlayarak sağlanamaz. Türkiye’nin olmadığı bir denklem, kağıt üzerinde var olabilir ama sahada karşılığı olmaz. Enerji hatları da güvenlik mimarileri de bu coğrafyada Türkiye’yi baypas ederek sürdürülebilir değildir. Katz’ın açıklaması, bu gerçeği değiştirmez; sadece gerilimin tonunu yükseltir.
İsrail Savunma Bakanı’nın sözleri, Türkiye’ye doğrudan bir tehdit olmasa bile, Türkiye’yi hedef alan bir jeopolitik çerçevenin ilanı niteliğindedir. Ankara’nın buna vereceği yanıt, refleksif değil; soğukkanlı, çok katmanlı ve uzun vadeli olmak zorundadır. Çünkü bu tür açıklamalar geçicidir; ama oluşturulmak istenen algılar kalıcı olabilir.
Türkiye’nin asıl gücü, bu tür bloklaşma söylemlerine karşı oyunu bozan değil, oyunu yeniden kuran aktör olabilme kapasitesidir. Doğu Akdeniz’in geleceği, tehdit cümlelerinde değil, kapsayıcı masalarda şekillenecektir. Ve o masada Türkiye olmadan alınan hiçbir karar, bölgede gerçek bir karşılık bulamayacaktır.




YORUMLAR