Reşit Kemal AS – 11 Ocak 2026
Türkiye’nin son yıllarda artan etkisi yalnızca sınırları içinde hissedilmiyor. Asıl sarsıntı, Ankara’nın attığı her adımda refleks gösteren bölgesel aktörlerde ve onların arkasındaki küresel hamilerde görülüyor. Peki neden? Türkiye ne yapıyor da bu kadar tedirginlik yaratıyor?
Aslında mesele, Türkiye’nin “çok güçlü” olması değil; kontrol edilemez hale gelmesi.
Uzun yıllar boyunca Türkiye, Batı ittifakının “öngörülebilir” bir parçasıydı. Güvenlik mimarisi belliydi, dış politikada sınırlar çizilmişti, rolü tanımlıydı. Ancak son dönemde bu tablo değişti. Türkiye artık yalnızca kendisine verilen rolü oynamıyor; sahneye kendi metniyle çıkıyor. İşte rahatsızlık tam da burada başlıyor.
Çünkü bölgesel düzen, güçlü ülkelerden değil; bağımsız karar alabilen ülkelerden korkar.
Savunma Sanayii ve Baskı Araçlarının Erozyonu
Türkiye savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azalttıkça, askeri ve siyasi tercihlerinde daha serbest hareket edebilmeye başladı. Bu durum, sadece rakiplerini değil, yıllarca “müttefik” sayılan aktörleri bile huzursuz ediyor. Zira silahını ürettiğin, politikanı kendin belirlediğin bir noktada, baskı araçları etkisini kaybeder.
Bölgesel aktörler açısından tablo daha da net. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya, Karadeniz’den Orta Doğu’ya kadar uzanan alanda aktif olması, mevcut dengeleri zorluyor. Bu dengeler ise genellikle kırılgandır ve başkalarının inşa ettiği düzenlere dayanır. Türkiye sahaya indiğinde, bu düzenler sorgulanmaya başlar. Sorgulanan her düzen, onu ayakta tutanları rahatsız eder.
Asıl korku, Türkiye’nin tek başına hareket etmesi de değil. Asıl korku, örnek olmasıdır. Kendi savunmasını üreten, diplomatik krizlerde masadan kalkabilen, gerektiğinde sahada varlık gösterebilen bir Türkiye; benzer ülkeler için ilham verici bir model oluşturur. Bu da bölgesel vesayet sistemlerinin en sevmediği ihtimaldir.
Büyük Güçlerin Zorlandığı Denge
Hamiler açısından bakıldığında mesele daha stratejiktir. Büyük güçler, bölgesel aktörlerin belirli sınırlar içinde kalmasını ister. Ne çok zayıf, ne de fazla güçlü… Ama mutlaka bağımlı. Türkiye ise bu dengeyi bozuyor. Ne tamamen kopuyor ne de boyun eğiyor. Bu “arada ama bağımsız” duruş, klasik güç merkezleri için yönetilmesi zor bir durumdur.
Bu nedenle Türkiye’nin attığı her adım “yayılmacılık”, “istikrarsızlık” ya da “tehdit” söylemleriyle etiketleniyor. Aslında bu etiketler, korkunun diplomatik dilidir. Çünkü gerçek sorun, Türkiye’nin başkalarına saldırması değil; kendi alanını savunabilme kapasitesini artırmasıdır.
Türkiye’nin güçlenmesi, bölgeyi kaosa sürüklediği için değil; uzun süredir değişmeden kalan güç hiyerarşisini sarstığı için rahatsız edici bulunuyor. Korkulan şey Türkiye’nin ne yaptığı değil, ne yapabileceği.
Ve belki de en çok korkutan ihtimal :
Türkiye’nin bu yolu geri dönülmez hale getirmesi.




YORUMLAR