Suudi Arabistan merkezli yayın organlarından Arab News’de, bir aynı geride bırakan ABD-İsrail ve İran savaşında Türkiye’nin izlediği stratejinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Türkiye’nin Irak, Suriye ve şimdi de İran savaşları nedeni ile yirmi yılı aşkın süredir sınırlarında yaşanan çatışmaların üzerinden stratejik bir denge politikası yürüttüğü tespiti yapılan analizde, giderek bölgesel meselelerde daha fazla rol oynamasıyla birlikte de küresel arenada daha fazla takip edilen bir güç haline geldiği belirtildi.
Analizde ayrıca; Türkiye’nin izlediği tarafsızlık politikasının, hem küresel hem de yerel etkilerine dair öngörülere ve değerlendirmelere yer verildi.
İşte Arab News’de yayınlanan analiz:
Yirmi yılı aşkın bir süredir Türkiye, sınırlarının hemen ötesinde süregelen savaşlarla yaşıyor.

Önce Irak, ardından Suriye ve şimdi de İran. Bu çatışmaların hiçbiri kendi sınırları içinde kalmıyor ve kaçınnılmaz olarak tamamı Türkiye’nin güvenliğini, ekonomisini ve iç politikasını doğrudan etkiliyor.
Zamanla Türkiye, jeopolitik dönüşümler ve çevresinin dayattığı yapısal zorluklara karşılık olarak giderek daha proaktif bir dış politika izliyor. Ülkenin bölgesel meselelerde daha fazla rol oynamasıyla birlikte, hem küresel hem de yerel toplumun Ankara’nın dış politika kararlarına ilgisi de artıyor.
Türk halkının büyük çoğunluğu ülkenin herhangi bir savaşa sürüklenmesine karşı çıkıyor. Aksine, Türkiye’nin arabulucu rolü üstlenmesini tercih ediyor.
İran ile ABD arasındaki çatışmada Türkiye’nin nasıl bir politika izlemesi gerektiğine dair yapılan son bir kamuoyu araştırmasına göre, çoğunluk tarafsızlığı tercih ediyor ya da barışa aracılık edilmesini destekliyor ve ABD ve İsrail’in askeri eylemlerine karşı güçlü bir toplumsal tepki bulunuyor.

Türkiye’nin konumu bu noktada son derece hassas bir dengeye oturuyor; çünkü NATO üyesi olup İran ile uzun kara sınırına sahip tek ülke konumunda. Bu durum Ankara’nın stratejik hesaplarını daha da karmaşık hale getiriyor.
Bir yanda Batı ittifakının parçası olma durumu sürerken, diğer yanda sınır komşusunda yaşananların doğrudan sonuçlarıyla yüzleşme riski büyüyor. Tarihsel olarak Türkiye’nin NATO üyeliği, sadece Batı ile değil, komşularıyla ilişkilerini de şekillendiriyor ve bu da net bir tarafsızlık ihtiyacını beraberinde getiriyor.
Ancak bu tarafsızlık pasif bir duruş anlamına gelmiyor. Zira Türkiye’nin böyle bir lüksü bulunmuyor.
Aksine, bugün “aktif tarafsızlık” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşım öne çıkıyor. Türkiye bir yandan Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan ile işbirliği içinde barış çerçevesinin parçası olmaya çalışıyor, diğer yandan ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarında kendi topraklarının ve hava sahasının kullanılmasına izin vermeyerek çatışmanın içine çekilmemeye çalışıyor.
Kamuoyu dinamikleri
Siyasi olarak Türkiye, İran çatışmasında hiçbir tarafla hizalanmıyor. Bu, Türk siyasi tarihinde ilk kez ortaya çıkan bir durum değil.

2003’te ABD’nin Irak’a yönelik savaşında da Türk halkının büyük çoğunluğu karşı çıkıyor. Bu, o dönemde NATO ülkeleri arasında en güçlü savaş karşıtı kamuoylarından biri olarak öne çıkıyor ve Ankara-Washington ittifakına rağmen dikkat çekici bir tablo oluşturuyor.
Nitekim Türkiye Büyük Millet Meclisi, ABD askerlerinin Türk topraklarından kuzey cephesi açmasına izin vermiyor. ABD’nin baskısına rağmen Türkiye savaşa dahil olmuyor ve bu kararda kamuoyu belirleyici rol oynuyor. Türkiye, Batı sistemi içinde yer alıyor ancak toplumunun Batı’ya karşı şüpheci yaklaşımı devam ediyor.
Irak savaşının sona ermesi de Türk kamuoyunun ABD politikalarına yönelik bu tutumunu değiştirmiyor. Bugün kamuoyuna bakıldığında benzer bir eğilim açık şekilde görülüyor.

Türk halkı, İran rejiminin yıkılması ihtimali ortaya çıksa bile savaşa karşı duruyor. ABD müdahalesine şüpheyle yaklaşıyor ve sonrasında ne olacağı konusunda kaygı taşıyor.
Bu tablo, Türkiye’de kamuoyunu şekillendiren dört temel dinamiği de ortaya koyuyor. Bölgesel yayılma korkusu, ABD politikalarına güvensizlik, güçlü savaş karşıtı eğilim ve ekonomik ile mülteci kaynaklı endişeler.
Sonuç
Türkiye dış politikası, gergin koşullar altında diplomasi yürütme konusunda güçlü bir tecrübeye dayanıyor.

Yani Ankara’nın mevcut tarafsızlığı yalnızca hükümetin tercihi değil, aynı zamanda da geniş siyasi yelpazenin ve giderek daha etkili hale gelen kamuoyunun bir yansıması olarak ortaya çıkıyor.
NATO üyeliği ve bölgesel siyasetteki aktif rolü dikkate alındığında, Türkiye’nin tarafsızlığı daha geniş bir çerçevede anlam kazanıyor.
Bu tutum pasif bir bekleyiş değil; yapısal zorunlulukların, iç siyasi dengelerin ve ekonomik gerçeklerin şekillendirdiği aktif bir stratejik yönelim olarak öne çıkıyor.
