Avusturya merkezi düşünce kuruluşlarından BRAC Institute’de, tüm hızıyla devam eden İran savaşında ABD’nin içerisinde olduğu durumun değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bugün gelinen noktada stratejik bir felç hali içinde olduğu tespiti yapılan analizde, ABD’nin daha önce başarısız olduğu Irak ve Afganistan gibi savaşlarının hayaletinin giderek Trump yönetimi üzerine daha fazla çöktüğü tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; ABD2nin küresel üstünlüğünün sorgulanancağı bir dönem girileceğine dair öngörülere ve değerlendirmelere yer verildi.
İşte BRAC Institute’de yayınlanan analiz:
Amerika Birleşik Devletleri bugün stratejik bir felç hali içinde. Bir yanda yönetimin askeri çatışmayı zorlayan iradesi, diğer yanda ise hem kendi kurumlarından hem de en eski müttefiklerinin başkentlerinden yükselen direnç duvarı var.

Kurumsal ve diplomatik düzlemde eş zamanlı yaşanan bu tıkanma, temel bir gerçeği açığa çıkarıyor: “Operation Epic Fury” bir güç projeksiyonu değil, aksine ABD’yi yalnızlığa iten bir sürecin tetikleyicisi.
Bu çift yönlü reddediş, Soğuk Savaş sonrası güvenlik mimarisinin fiilen çöktüğünü gösteriyor. Artık ortada fısıltı halinde kalan çatlaklar yok; açık ve derin bir kırılma söz konusu.
Kurumsal isyan ve meşruiyet krizi
17 Mart’ta Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in istifası bu kırılmanın en net işaretlerinden biri. Eski bir Yeşil Bereli ve “America First” çizgisinin önemli isimlerinden olan Kent, İran’ın “yakın bir tehdit oluşturmadığını” ve savaşın dış baskılarla kurgulandığını söyleyerek görevini bıraktı.

Bu gelişme, sıradan bir bürokratik ayrılık değil; doğrudan güvenlik bürokrasisinin içinden gelen profesyonel bir itiraz. İstihbarat kadroları, önceden belirlenmiş bir savaş çerçevesine uydurulmuş gerçeklikleri kabul etmeyi reddediyor. Bu noktada başkanlık makamı ciddi bir güvenilirlik boşluğuyla karşı karşıya.
Dahası, hayatta olan dört eski ABD başkanının tamamı Trump’ın “özel destek” iddialarını yalanlayarak alışılmadık bir ortak tavır sergiledi. Bu, dış politika elitleri arasında sessiz ama güçlü bir mutabakata işaret ediyor: Nükleer tesislere yönelik önceki saldırılar ve mevcut savaş hattı, bölgeyi istikrarsızlaştırıyor ve ABD’nin uzun vadeli güvenliğini zayıflatıyor.
Amerikan kamuoyu ve “Irak hayaleti”
Washington’daki bu çatlak, toplumda da karşılık buluyor. Quinnipiac ve Ipsos anketlerine göre seçmenlerin yüzde 60’ından fazlası savaş için ikna edici bir gerekçe görmüyor. Yüzde 74 ise kara birliklerinin sahaya sürülmesine açıkça karşı.

“Irak hayaleti” hala canlı. Yirmi yıllık “sonsuz savaşlar” tecrübesi, Amerikan kamuoyunda Orta Doğu’ya yönelik açık uçlu askeri angajmanlara karşı güçlü bir refleks oluşturmuş durumda.
İçeride bölünmüş bir tablo varken dışarıda daha sert bir gerçek ortaya çıkıyor: yalnızlık. ABD’nin, dünya petrol akışının beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nda deniz eskort misyonu çağrısı müttefiklerden diplomatik bir soğuklukla karşılandı.
19 Mart 2026’da İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya ve Kanada’nın ortak açıklaması bu mesafeyi açıkça ortaya koydu. Bu ülkeler güvenli geçiş için katkıya açık olduklarını söylese de Washington’ın tek taraflı askeri çizgisine destek vermedi. Önceliklerini saldırıların durdurulması ve BM kararlarına bağlılık olarak belirlediler.
Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius’un “Bu bizim savaşımız değil” sözleri Avrupa’nın yaklaşımını net biçimde özetliyor. Trump’ın, İngiltere Başbakanı Keir Starmer’ı “ihanetle” suçlaması ise transatlantik hattaki kırılmayı daha da derinleştirdi.
Londra’nın ateşkes perspektifi olmadan askeri katkı sunmayı reddetmesi, ABD-İngiltere güvenlik ilişkisinin tarihsel olarak en zayıf dönemlerinden birine girildiğini gösteriyor. Washington, bu süreçte kendi küresel etki alanını taşıyan ittifak ağını bizzat aşındırıyor.
Yumuşak gücün erozyonu
Stratejik yalnızlaşma, yumuşak güçteki erimeyle paralel ilerliyor. Politico/Public First anketine göre Kanada, Fransa, Almanya ve İngiltere’de ABD’ye yönelik güven ciddi biçimde gerilemiş durumda.

Kanada’da çoğunluk Çin’i daha güvenilir bir ortak olarak görürken, Almanya’da Amerikan liderliğine güven yüzde 24 seviyesine kadar düşmüş. Bu tablo, küresel dengelerde sessiz ama derin bir kaymaya işaret ediyor.
Artık mesele yalnızca liderler arası görüş ayrılığı değil; Batı kamuoyunun ABD merkezli düzenden zihinsel olarak uzaklaşması. Londra ve Paris’te geniş kesimlerin ABD dış politikasını istikrarsızlık kaynağı olarak görmesi, Washington’ın liderlik iddiasını zayıflatıyor.
Stratejik bağımsızlık mı, çözülme mi?
Bu tablo bazı çevrelerce “stratejik bağımsızlık” olarak sunulsa da gerçeklik farklı. Ortada bir güç gösterisi değil, stratejik çözülme var. İçerde kurumlar itiraz ederken dışarda müttefikler uzaklaşıyorsa, bu liderlik değil yön kaybı anlamına gelir.

İstikrar, büyük güç olmanın unutulan ilkelerine dönmeyi gerektirir: ölçülülük, akılcılık ve sabır. Washington’ın yeniden kanıta dayalı tehdit analizlerine yönelmesi ve çok taraflı diplomatik mekanizmaları devreye alması gerekir. İstikrar askeri güçle dayatılamaz; güven ve süreklilik üzerine inşa edilir.
İran krizi, ABD’nin hâlâ yön veren bir güç mü yoksa yalnızca sarsan bir aktör mü olduğunu ortaya koyan bir sınav niteliği taşıyor. Gerçek bir büyük güç, içerde parçalanma yaşarken ve müttefikleri uzaklaşırken bölgesel bir savaşı tırmandırmaz; aksine ortak çıkarlar etrafında denge kurar.
Bugün ABD bu sınavda zorlanıyor. İç ayrışmalar, reddedilen çağrılar ve azalan güven, politikanın sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getiriyor. Washington gerçeklikle uyumlu bir çizgiye dönmediği sürece, küresel sistemde yalnız ve öngörülemez bir aktör olarak kalmaya devam eder.
“Maksimum baskı” stratejisi ise beklenenin aksine Tahran’dan çok, Amerikan düzeninin kendi temelini zorlayan bir sonuç üretmiş görünüyor.
