Brüksel merkezli yayın organı Brussels Signal’de, üçüncü haftasına giren İran savaşının, Ukrayna savaşının ardından Batı dünyasındaki ittifak ilişkilerini nasıl etkilediğine odaklanan dikkat çekici bir analiz yayımlandı.
Analizde, ABD’nin İran savaşında Avrupalı NATO müttefiklerinden destek talep etmesinin yeni bir gerilim başlığı oluşturduğuna vurgu yapıldı. Özellikle Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in, NATO’nun savunma amaçlı bir yapı olduğunu hatırlatarak bu savaşın ittifakın sorumluluğu dışında kaldığını ifade etmesi, Batı içinde yeni bir “müttefiklik testi”nin başladığı şeklinde yorumlandı.
Metinde ayrıca, savaşın uzaması halinde bu sınavın hangi yönde evrilebileceğine dair çeşitli senaryolar ele alındı.
İşte Brussels Signal’de yayımlanan analiz:
ABD’nin Batı Avrupa’daki NATO ortaklarının, İran savaşında Washington ve Tel Aviv’in karşılaştığı zorlukları örtük bir memnuniyetle izlediği izlenimi doğuyor.

Almanya Başbakanı Merz, NATO’nun doğası gereği savunma odaklı bir ittifak olduğunu vurgulayarak bu çatışmanın ittifak kapsamında değerlendirilemeyeceğini dile getirirken, aynı zamanda “Amerika ve İsrail dünyanın kirli işlerini üstleniyor” ifadesiyle ABD’nin sahadaki rolünü de dolaylı biçimde kabul etmiş oldu.
ABD Başkanı Donald Trump ise Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması konusunda dış desteğe ihtiyaç duymadıklarını açıkça ifade etti. Bununla birlikte bu sürecin, Batı ittifakı açısından bir “karşılıklılık sınavı” anlamına geldiğinin de altını çizdi.
Washington yönetimi, özellikle Orta Doğu enerji kaynaklarına bağımlı müttefiklerinin bu süreçte sembolik de olsa katkı verip vermeyeceğini gözlemlemek istiyor.
Buna karşın bazı Batı Avrupalı NATO üyeleri, operasyona dair kendilerine danışılmadığını öne sürerek katkı sunmayacaklarını açıklamakta tereddüt etmedi. İran’ın ABD ve müttefiklerine yönelik doğrudan bir saldırı başlatmadığı yönündeki savunma ise analize göre gerçeklikten uzak bir argüman olarak değerlendiriliyor.

Zira İran, yaklaşık yarım asırlık geçmişi boyunca Batı karşıtı şiddet eylemlerini destekleyen ve teşvik eden başlıca aktörlerden biri olarak görülüyor. Öte yandan ABD, enerji açısından büyük ölçüde kendi kendine yeten bir ülke konumunda. Sınırlı miktarda petrol ithalatı bulunsa da ihracatı daha yüksek seviyede ve Hürmüz’de yaşanacak bir krizin Washington için hayati bir tehdit oluşturmayacağı ifade ediliyor.
Avrupa’nın ahlaki ve stratejik aşınması
İngiltere Başbakanı Starmer, Kanada Başbakanı Carney ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un çekimser tavırları; yalnızca ABD’ye bağımlılığı değil, aynı zamanda İran rejimine karşı geliştirilen yaklaşımda görülen ahlaki relativizmi de gözler önüne seriyor.

Bu tablo, Trump’ın uzun süredir dile getirdiği eleştirileri de doğrular nitelikte. Avrupa ülkeleri bir yandan Amerikan güvenlik şemsiyesine ihtiyaç duyarken, diğer yandan Washington’ın adımlarında söz sahibi olduklarını varsayıyor.
Trump ise bu denklemi kökten değiştirmeye çalıştı. Geleneksel Avrupa yaklaşımında ABD riskleri üstlenen bir güç olarak konumlanırken, karar süreçlerinde Avrupa’nın belirleyici olması bekleniyordu. Trump, bu modelin sürdürülemez olduğunu defalarca dile getirdi ve son gelişmeler bu tespiti güçlendirdi.
Soğuk Savaş döneminde Churchill, Adenauer, de Gaulle, Thatcher, Mitterrand, de Gasperi, Andreotti ve Mulroney gibi liderlerin ittifaka aktif sorumluluk yüklenmiş olmalarıyla bugünkü tablo arasında ciddi bir fark olduğu vurgulanıyor.

Günümüzde ise Batı Avrupa; demografik gerileme, ekonomik durgunluk ve zayıflayan toplumsal dayanıklılık gibi sorunlarla karşı karşıya. Kontrolsüz göç dalgalarının yarattığı baskı da tarihsel benzetmelerle ifade edilen bir istikrarsızlık ortamına işaret ediyor.
ABD’nin hamleleri ve ittifakın geleceği
Trump döneminde ABD’nin ekonomik ve askeri kapasitesinde yaşanan toparlanma; suç oranlarının düşmesi, yasa dışı göçün kontrol altına alınması ve askeri gücün yeniden yapılandırılması gibi gelişmelerle birlikte Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını daha görünür hale getirdi.

Bu çerçevede ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açık tutma yönünde adım atarken, İran’ın petrol sevkiyatını sınırlamayı hedeflediği ifade ediliyor. Bunun ise İran yönetiminin etkisizleştirilmesi veya yön değiştirmesiyle mümkün olabileceği değerlendiriliyor.
Ancak bu süreçte ABD’nin serbest enerji akışını sağlamasına rağmen müttefiklerinden somut destek görmemesi durumunda, Washington’ın tek taraflı önlemler almasının şaşırtıcı olmayacağı belirtiliyor.
Analize göre Ortadoğu’da kalıcı istikrarın sağlanması, İsrail’in varlığına radikal biçimde karşı çıkan rejim ve silahlı yapıların ortadan kaldırılmasıyla mümkün olabilir. Bu bağlamda ABD’nin Rusya ile daha işlevsel bir iş birliği geliştirme ihtimali de gündeme getiriliyor.
Sonuç olarak, Batı Avrupa’nın içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal kırılganlığın dış müdahaleyle giderilemeyeceği; bu dönüşümün ancak Avrupa’nın kendi iç dinamikleriyle mümkün olabileceği vurgulanıyor.
