İngiltere merkezli politika yapıcı düşünce kuruluşlarından Chatham House’da, geride kalan 3 haftalık süreç boyunca ABD-İsrail saldırıları ve İran’ın buna verdiği karşılığın hangi stratejiler üzerine şekillendiğinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Bu savaşın, İran’ın uyguladığı “ileri savunma” stratejisinin sınırlarını tamamen açığa çıkardığı tespiti yapıldığı tespiti yapılan analizde, İran’ın bu stratejisinin giderek zayıfladığı ve savaşın sonucunda ABD ve İsrail’in hedeflerinin çok ötesinde bir sonucun ortaya çıkabileceği iddia edildi.
Analizde ayrıca; gelinen noktada İran’ın kırk yıllık güvenlik mimarisinin ciddi bir sınavdan geçtiği ve savaşın sonucunun sadece İran için değil bölge için de büyük bir kırılma noktası olabileceğine dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Chatham House’da yayınlanan analiz:
Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile onların rakibi İran arasındaki savaş, İslam Cumhuriyeti’nin 47 yıllık tarihindeki en kritik dönüm noktasını temsil etmektedir. On yıllar boyunca Washington, Tel Aviv ve Tahran arasındaki gerilim; vekâlet savaşları, dolaylı çatışmalar ve rekabet eden güvenlik stratejileri üzerinden Orta Doğu’ya yayılmıştı.

Bugün ise 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırıları ve İran’ın buna verdiği karşılık, bu uzun soluklu rekabeti açık savaşa dönüştürmüş, Arap devletlerini de içine çekmiş ve İslam Cumhuriyeti’ni her zamankinden daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakmıştır.
Washington, İran’ın nükleer programını zayıflatmayı, füze ve askeri kapasitesini geriletmeyi ve Tahran’ın bölge genelinde kurduğu silahlı ağları geri püskürtmeyi hedeflemektedir.
İsrail yönetimi ise daha geniş hedefler dillendirmekte ve bazı yetkililer sürekli askeri baskının İran rejimini zayıflatabileceğini açıkça savunmaktadır. Ancak savaşın sonuçları bu hedeflerin çok ötesine uzanmaktadır.
İleri savunma stratejisi
Bu savaş, İran’ın uzun süredir uyguladığı “ileri savunma” stratejisinin sınırlarını açığa çıkarmıştır. Daha da önemlisi, bu strateji İran’ın mevcut çıkmazına doğrudan katkı sağlamıştır. Öyle ki savaşın sonucuna bağlı olarak Tahran, kırk yılı aşkın süredir geliştirdiği ve yatırım yaptığı güvenlik yaklaşımını kökten yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.

1980’lerden itibaren İran liderliği, tehditleri kendi sınırlarından uzak tutmak amacıyla kırılgan ve bölünmüş Arap ülkelerinde silahlı ortaklar inşa etmeye yöneldi. Lübnan’da Hizbullah, Irak ve Suriye’de milisler, Gazze’de Filistinli silahlı gruplar ve Yemen’de Husiler üzerinden kurulan bu ağ, İran’a doğrudan ABD ve İsrail ile çatışmaya girmeden nüfuz alanı sağladı.
Ancak savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, ister rejim değişikliği ister müzakere ile, İran’ın zayıflayacağı ve bu ölçekte bölgesel etkiyi sürdürme kapasitesinin ciddi biçimde azalacağı açıktır. 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in yürüttüğü operasyonlar, İran’ın bölgesel stratejisinin omurgasını oluşturan birçok yapıya ağır darbeler indirmiştir.
Hamas ciddi kayıplar vermiş, Hizbullah ve Husiler yoğun baskı altına girmiş, Suriye’de Esad rejiminin çöküşü ise “direniş ekseni”ni savunmaya itmiştir. Bu aktörlerin büyük kısmı artık hayatta kalmaya odaklanmıştır.
Stratejik bumerang etkisi
Tahran’ın kurduğu ağlar tamamen ortadan kalkmayacaktır, zira bu yapılar yerel dinamiklere dayanmaktadır. Ancak savaşın askeri, finansal ve siyasi maliyetleri ile İsrail’in bu yapıları sistematik biçimde geriletme çabası, İran’ın bu ağları aynı ölçekte destekleme ve koordine etme kapasitesini sınırlayacaktır.

Sınırların dışında savaşarak iç cepheyi korumayı amaçlayan strateji, bir “stratejik bumerang” etkisi üretmiş ve İran’ı kaçınmaya çalıştığı doğrudan çatışmanın içine çekmiştir.
1979 travması ve güvenlik doktrini
Bu stratejinin kökenlerini anlamak için 1979 devriminin yarattığı travmaya dönmek gerekir.
Devrimden sadece bir yıl sonra Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın İran’ı işgali, sekiz yıl süren yıkıcı bir savaşa yol açtı. Bu süreçte İran büyük ölçüde yalnız kaldı; birçok Arap devleti Bağdat’ı finanse ederken, ABD ve Sovyetler Birliği Irak’a yakın pozisyon aldı. İran liderliği buradan net bir ders çıkardı.

Ülke gelecekte de dış destek olmadan büyük bir savaşla karşı karşıya kalabilir.
Bu deneyim, “ileri savunma” doktrininin temelini oluşturdu. Mantık basitti: İran, tehditleri sınırlarının ötesinde karşılayacak, böylece savaşın kendi topraklarına ulaşmasını engelleyecekti. Yaptırımlar nedeniyle konvansiyonel askeri güce erişimi sınırlı olan Tahran, bunun yerine füze programları, asimetrik savaş yöntemleri ve en önemlisi müttefik silahlı hareketler ağına yatırım yaptı.
Direniş ekseninin inşası
Bu stratejinin ilk ve en başarılı örneği Lübnan’da ortaya çıktı. 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali sonrası İran Devrim Muhafızları Bekaa Vadisi’ne konuşlandı ve Hizbullah’ın temellerini attı. Zamanla bu yapı, Lübnan’daki Şii mobilizasyonunu İran devrimci ideolojisiyle birleştiren güçlü bir askeri ve siyasi aktöre dönüştü.

2003’te ABD’nin Irak’ı işgali, İran’a yeni bir alan açtı. Saddam rejiminin devrilmesiyle oluşan boşluk, İran’ın Şii siyasi partiler ve milislerle derin bağlar kurmasına imkân tanıdı. Aynı dönemde Filistinli gruplarla ilişkiler güçlendirildi.
Suriye iç savaşı ve Yemen’de Husilerin yükselişi, İran’ın bu modeli genişletmesini sağladı. 2010’ların ortasına gelindiğinde Tahran, Bağdat, Şam, Beyrut ve Sana üzerinde etkili olduğunu açıkça dile getiriyordu. Bu yapı “direniş ekseni” olarak adlandırıldı ve İsrail’i çok cepheli bir kuşatma altına alma stratejisinin temelini oluşturdu.
Genişlemenin maliyeti
Ancak bu strateji ciddi maliyetler doğurdu. Bölge ülkeleri bunu agresif bir yayılmacılık olarak gördü. Irak’ta devlet kurumları zayıfladı, Suriye’de savaş uzadı, Yemen’de ise büyük bir insani kriz ortaya çıktı. İran’ın bu ağlara yaptığı yatırımlar hem bölgesel parçalanmayı derinleştirdi hem de Tahran’ın kendi kaynaklarını zorladı.

Bu ağların yönetimi de giderek zorlaştı. 2020’de Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, koordinasyon kapasitesine ağır darbe vurdu. 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in strateji değişikliği ise belirleyici oldu. Daha önce tehditleri “kontrol altında tutma” yaklaşımını benimseyen İsrail, artık bu yapıları tamamen ortadan kaldırmaya yöneldi.
Stratejik kırılma
Gelinen noktada İran’ın kırk yıllık güvenlik mimarisi ciddi bir sınavdan geçmektedir. “İleri savunma” modeli, teorik olarak caydırıcılık üretmiş olsa da pratikte İran’ı doğrudan savaşın içine çekmiş ve sistemin sürdürülebilirliğini tartışmalı hale getirmiştir.
Bu savaş yalnızca askeri bir çatışma değil, aynı zamanda İran’ın bölgesel rolünün, vekil güç stratejisinin ve genel güvenlik doktrininin yeniden tanımlanacağı tarihsel bir kırılma anıdır.
