ABD merkezli önemli yayın organlarından Eurasia Review’de, değişen dünyada değişen dengeler, Almanya ve Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında benimsedikleri anayasal ve siyasi kısıtlamalardan uzaklaşarak yeniden silahlanma süreçlerine yönelmelerinin ele alındığı kapsamlı bir analiz yayınlandı.
Analizde, uluslararası sistemde artan güvenlik riskleri, büyük güç rekabetinin geri dönüşü ve mevcut ittifak sistemlerine yönelik belirsizliklerin Almanya ile Japonya’yı savunma politikalarında köklü değişikliklere yönelttiği vurgulandı. Berlin’in Bundeswehr için ayırdığı 100 milyar avroluk özel fon ve Tokyo’nun savaş sonrası dönemin en kapsamlı askeri modernizasyon programını hayata geçirmesi, iki ülkenin güvenlik anlayışında yaşanan dönüşümün somut göstergeleri olarak değerlendirildi.
Analizde ayrıca; Almanya ve Japonya’nın savaş sonrası dönemde inşa ettikleri siyasi kimlikler, anayasal sınırlamaların günümüzdeki yansımaları, nükleer caydırıcılık tartışmaları, ABD güvenlik şemsiyesine bağımlılık ve değişen küresel güç dengelerinin ortaya çıkardığı stratejik sonuçlar ele alındı. Bunun yanı sıra, her iki ülkede yeniden silahlanma politikalarına karşı gelişen toplumsal tepkiler ile güvenlik ihtiyaçları ve tarihsel hafıza arasındaki gerilime ilişkin değerlendirmelere yer verildi.
İşte Eurasia Review’de yayınlanan analiz:
İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden seksen yıl geçmesine rağmen, bir zamanlar askeri güce yönelik anayasal kısıtlamalarla tanımlanan Almanya ve Japonya, uluslararası düzenin giderek daha belirsiz hale geldiği bir dönemde silahlı kuvvetlerini yeniden inşa ediyor. Bu dönüşüm; savaş, tarihsel hafıza, nükleer silahlar ve savaş sonrası dönemin kırılgan dengeleri üzerine eski tartışmaları yeniden gündeme taşıyor.

Dünyada bugün gelinen nokta; 1914’den sonra ortaya çıkan ve Berlin ile Tokyo’da yaşanan sahnelerin, tarihin kritik bir dönüm noktasına gelindiğini gözler önüne seriyor.
Yeniden silahlanan iki sembol ülke
Nazi Almanyası ve İmparatorluk Japonya’sının yenilgisinin üzerinden seksen yıl geçtikten sonra, anayasal sınırlamanın küresel sembolleri haline gelen bu iki ülke, nesiller boyunca görülmemiş bir hızla yeniden silahlanıyor.

Almanya’da hükümet, Bundeswehr için 100 milyar avroluk özel bir fon oluşturdu ve NATO’nun savunma harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılanın en az yüzde 2’sine çıkarılması hedefini yerine getirme taahhüdünde bulundu. Program; F-35 savaş uçaklarının tedarikini, tank ve hava savunma sistemlerinin modernizasyonunu ve Avrupa savunma sanayii projelerine daha derin katılımı içeriyor.
Japonya ise benzer ölçüde dramatik bir dönüşüm gerçekleştiriyor. Tokyo yönetimi, 1945’ten bu yana en büyük savunma kapasitesi genişleme programını başlattı. Beş yıl içerisinde askeri harcamalar yüzde 20’den fazla artırılırken, savaş sonrası dönemde ilk kez uzun menzilli taarruz kabiliyetleri ediniliyor. Hükümet ayrıca ABD, Birleşik Krallık ve Avustralya ile yeni güvenlik anlaşmaları imzalarken; Çin’in askeri yükselişi, Kuzey Kore’nin füze programları ve Hint-Pasifik bölgesindeki güç dengelerine ilişkin belirsizlikler karşısında Öz Savunma Kuvvetleri’ni güçlendiriyor.
Ancak bu hikâye yalnızca savunma bütçeleri, tanklar ve füzelerden ibaret değil.

Bu aynı zamanda hafıza, kimlik ve güç hikayesidir.
Bir zamanlar kendilerini militarizmi reddederek tanımlayan ülkeler, askeri gücün yeniden uluslararası siyasetin temel para birimlerinden biri haline geldiği bir dünyayla yüzleşiyor.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ile Japonya Başbakanı Shigeru Ishiba, savaş, işgal veya savaş sonrası yeniden yapılanmaya dair kişisel hafızaya sahip olmayan ilk lider kuşağını temsil ediyor. Onlar İkinci Dünya Savaşı’nın derslerini doğrudan yaşamadılar; miras aldılar.
Bu ayrım ilk bakışta göründüğünden çok daha önemli olabilir.
Yenilgiden doğan anayasalar
Almanya ve Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından benzer tarihsel yüklerle çıktılar. Ancak savaşın nedenlerine ilişkin farklı yorumlar geliştirdikleri için farklı anayasal modeller benimsediler.

1949’da yürürlüğe giren Almanya Temel Yasası, Avrupa’yı ve kendi toplumunu felakete sürükleyen bir ülkenin enkazı üzerinde hazırlandı.
Kurucuları diktatörlüğün, militarizmin ve saldırgan savaşın bir daha asla geri dönmemesini amaçladı. Demokratik güvenceler siyasi sistemin derinliklerine işlendi; saldırı savaşlarının hazırlığı yasaklandı, insan hakları, parlamenter denetim ve hukuk devleti ilkeleri anayasanın merkezine yerleştirildi.
Bununla birlikte Almanya silahlı kuvvetleri tamamen yasaklamadı.
Anayasanın mimarları, askeri kurumların özünde tehlikeli olmadığını düşünüyorlardı. Asıl tehlikenin, askeri gücün demokratik denetimden ve sivil kontrolden çıkması halinde ortaya çıkacağına inanıyorlardı.
Japonya ise daha radikal bir sonuca ulaştı.
Anayasanın 9. Maddesi savaşı egemen bir hak olarak reddediyor ve “kara, deniz ve hava kuvvetleri ile diğer savaş potansiyellerinin hiçbir zaman muhafaza edilmeyeceğini” ilan ediyordu. Dünyadaki çok az anayasal hüküm bu derece sembolik bir anlam kazanmıştır.

Birçok Japon vatandaşı için 9. Madde yalnızca hukuki bir düzenleme değil, Hiroşima ve Nagazaki’nin dehşetinin ve savaş dönemi militarizminin bir daha asla tekrarlanmayacağına dair ulusal bir taahhüt haline geldi.
Ancak stratejik gerçeklikler zamanla her iki ülkeyi de uyum sağlamaya zorladı.
Batı Almanya 1955’te NATO’ya katıldıktan sonra Bundeswehr’i kurdu. Japonya ise bir yıl önce Öz Savunma Kuvvetleri’ni oluşturmuş ve meşru müdafaanın her egemen devletin doğal hakkı olduğunu savunmuştu.
Yine de önemli bir fark vardı. Almanya’nın anayasası esas olarak saldırganlığa karşıydı.
Japonya’nın anayasası ise esas olarak savaşa karşıydı.
Bu ayrım günümüzdeki siyasi tartışmaları hâlâ şekillendirmeye devam ediyor.
Adenauer’in sorduğu soru
Savaş sonrası Almanya genellikle uzlaşma, ekonomik kalkınma ve demokratik istikrar hikâyesi olarak anlatılır. Ancak kurucu liderlerin bir kısmının stratejik bağımlılığın yaratacağı risklerden ciddi biçimde endişe duyduğu daha az hatırlanır.

Bu ikilemi en net biçimde temsil eden isim Konrad Adenauer idi.
Bugün Adenauer, Batı Almanya’yı Batı ittifakına entegre eden, Avrupa bütünleşmesini destekleyen ve yenilmiş bir ülkeyi saygın bir demokrasiye dönüştüren devlet adamı olarak hatırlanıyor. Ancak aynı zamanda Soğuk Savaş’ın yalnızca kapitalizm ile komünizm arasındaki ideolojik bir mücadele olmadığını; güç, ittifaklar ve giderek artan ölçüde nükleer silahlar tarafından şekillendirilen bir rekabet olduğunu gören sert bir gerçekçiydi.
1950’lerin ortalarına gelindiğinde nükleer çağ uluslararası siyaseti dönüştürüyordu. ABD ve Sovyetler Birliği büyüyen nükleer cephaneliklere sahipti. Birleşik Krallık nükleer kulübe katılmış, Fransa da aynı yönde ilerliyordu.
Doğu ve Batı arasındaki fay hattı üzerinde bulunan Batı Almanya rahatsız edici bir gerçekle karşı karşıyaydı: Büyük bir savaş çıkarsa, savaş ve barış kararları başka başkentlerde alınacak olsa bile, Alman toprakları muhtemelen ana savaş alanı haline gelecekti.

Adenauer bu ihtimali son derece rahatsız edici buluyordu.
Bu nedenle NATO’nun nükleer planlamasına daha doğrudan katılım yollarını araştırdı ve Avrupa merkezli nükleer düzenlemeler üzerine tartışmaları destekledi.
Onun temel sorusu bugün de güncelliğini koruyor.
Bir ülkenin nihai güvenliği tamamen başkalarının kararlarına bağlıysa, o ülke ne kadar egemen sayılabilir?
Amerikan şemsiyesi altında geçen yıllar
Savaş sonrası dönemin büyük bölümünde Almanya ve Japonya, Adenauer’in gündeme getirdiği stratejik ikilemlerle yüzleşmek zorunda kalmadı.

Bunun nedeni basitti: Her iki ülke de ABD’nin koruması altında yaşıyordu.
Amerikan askerleri topraklarında konuşlu kaldı. ABD’nin nükleer şemsiyesi nihai güvenlik garantisi işlevi gördü. Avrupa’da NATO, Batı Almanya’nın kolektif savunmasını sağlarken; Asya’da ABD-Japonya ittifakı benzer bir rol üstlendi.
Bu düzenleme sayesinde her iki ülke de kaynaklarını askeri rekabet yerine ekonomik kalkınmaya yönlendirebildi.
Sonuçlar dikkat çekiciydi.
Almanya Avrupa’nın ekonomik motoruna dönüşürken, Japonya dünyanın önde gelen sanayi ve teknoloji devlerinden biri haline geldi. Savunma harcamaları görece sınırlı kalırken fabrikalar, üniversiteler ve ihracat sektörleri büyüdü.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi bu modelin kalıcı olduğu düşüncesini daha da güçlendirdi.
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve iki yıl sonra Sovyetler Birliği’nin dağılması, birçok kişiye yalnızca bir jeopolitik çatışmanın sonu değil, tamamen yeni bir çağın başlangıcı gibi görünüyordu.
Demokrasi yayılıyor, küresel ticaret hızlanıyor, uluslararası kurumlar güçleniyor ve ekonomik karşılıklı bağımlılık geleneksel güç siyasetinin yerini alıyor gibi görünüyordu.

Almanya açısından bu dönem neredeyse dönüştürücüydü. Yeniden birleşme ulusal birliği sağladı, Avrupa entegrasyonu derinleşti ve birçok karar verici Avrupa’nın geleceğinin askeri güçten çok ekonomik iş birliğiyle şekilleneceğine inandı.
Ticaret artık yalnızca ekonomik bir araç değil, stratejik bir felsefeydi.
Ardışık Alman hükümetleri Rusya ile yakın ekonomik ilişkiler geliştirerek ekonomik entegrasyonun çatışma riskini azaltacağını düşündü.
Japonya da Asya’da benzer bir yaklaşım izledi. Bölgesel anlaşmazlıklara rağmen ticaret, yatırım ve ekonomik diplomasi güvenlik stratejisinin temel unsurları haline geldi.
Bir süre için bu yaklaşım başarılı görünüyordu.

Küreselleşme benzeri görülmemiş bir hızla genişledi. Tedarik zincirleri kıtalar arasında uzandı. Piyasalar derin biçimde birbirine bağlandı. Birçok siyasetçi büyük güçler arasındaki savaşın artık çok maliyetli, çok irrasyonel ve çok yıkıcı olduğu için gerçekleşmeyeceğine inandı.
On yıllar boyunca Almanya ve Japonya, militarizm olmadan refah ve büyük güç rekabeti olmadan güvenlik formülünü bulduklarını düşündüler.
Soğuk Savaş’ın sona ermesi bu inancı doğruluyor ve geri dönmek için uygun zamanın geldiği düşünülüyor.
