ABD merkezli yayın organlarından Responsible Statecraft’da, ABD ve İran arasında giderek uzayan savaşın hem tarihsel olarak hangi savaşlar ve gelişmeler üzerinden kıyaslanması gerektiğine dair değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayınlandı.
Ulaşılamaz hedefler adına dış askeri müdahaleyi meşrulaştırma çabalarının çoğu zaman felakete yol açtığına dikkat çekilen analizde, bugün ABD ve İsrail İran’a karşı yürüttükleri savaşın da benzer bir sona doğru ilerlediği belirtildi.
Analizde ayrıca; ikinci döneminde daha sert bir Uluslar arası bir duruş benimseyen Trump’ın izlediği stratejinin olası sonuçlarına dair değerlendirmelerde bulunuldu.
İşte Responsible Statecraft’da yayınlanan analiz:
Eski ABD Başkan George W. Bush, yönetiminin 2003’te Irak’ın yasa dışı işgalini meşrulaştırmaya çalışırken “Beni bir kez kandırırsan sana ayıp. Beni iki kez kandırırsan bana ayıp” ifadelerini kullanmıştı.

Bugün ABD ve İsrail İran’a karşı savaş yürütürken, bu talihsiz ifade önemli bir ders barındırıyor.
Ulaşılamaz hedefler adına dış askeri müdahaleyi meşrulaştırma çabaları, çoğu zaman felakete yol açar.
Irak’taki macerayı karakterize eden aynı taktikler ve hatalar, İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik ilk bombardımanlarından sadece haftalar sonra yeniden sahneye çıkmış durumda.
Örneğin Başkan Yardımcısı JD Vance’in şu sözleri dikkat çekiyor;
“Ortadoğu’da yıllarca sürecek ve sonu görünmeyen bir savaşa gireceğimize dair bir ihtimali yok.”
Ya da Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’ndeki ifadesinde İran’a yönelik operasyonların “müdahalecilik” ya da “sonsuz savaş” olmadığını savunması.

Bu tür açıklamalar, Trump yönetimi içinde uzun süreli bir İran çatışmasından kaçınma isteğinin varlığı açısından anlaşılabilir. Ancak asıl sorun, bu söylemlerin büyük ölçüde retorikten ibaret olmasıdır.
Bush yönetiminin Irak savaşını meşrulaştırmak ve savaş felakete dönüşürken bunu açıklamaya çalışmak için kullandığı araçların benzerleri bugün de devrededir.
Trump yönetimi, uzun süredir devam eden ve giderek tırmanan ABD-İsrail kampanyasını açık bir savaşa dönüştürme kararının siyasi maliyetlerinden kaçınmak için aynı yöntemi kullanmaktadır.
Söylem ve gerçeklik
Yönetimin “savaş” kavramını kullanmaktan kaçınması, özellikle çatışmaya dair gerekçelerin sürekli değişmesi ve hedeflerin net biçimde tanımlanmaması düşünüldüğünde daha da kaygı vericidir.

Öncelikle, başka bir devlete yönelik hava saldırılarının bir savaş eylemi olarak tanımlanması gerekir. İkinci olarak, değişen gerekçeler ve belirsiz nihai hedefler, yönetimin askeri güçle ulaşılabilir net bir stratejiye sahip olmadığını ve kararları için siyasi zemin oluşturmaya çalıştığını göstermektedir.
Bu durum, görev genişlemesi (mission creep) riskini beslemektedir. Başkanın Kongre ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı almaya dahi yönelmemesi, hesap verebilirliği ciddi biçimde sınırlandırmaktadır.
Tarafların savaşı sona erdirmek için anlamlı müzakerelere yanaşmaması da bu dinamikleri daha da ağırlaştırmaktadır. Tahran ise Washington’u bir çıkmaza sürükleyerek hem caydırıcılığını yeniden tesis etmeyi hem de Trump’ın başkanlığını zayıflatmayı hedeflemektedir.
Doğru ya da yanlış, İran bu savaşı varoluşsal gördüğü için daha fazla kayıp vermeye hazır görünmektedir.
Stratejik çıkmaz ve bölgesel sonuçlar
İkinci ve son döneminde daha sert bir uluslararası duruş benimseyen Trump, muhtemelen hafife aldığı ve kamuoyunda destek bulmayan bir savaşın içinde kendini bulmuştur.

Bu savaş, İran’da Devrim Muhafızları gibi sertlik yanlısı unsurları daha da güçlendirmiştir.
Aynı süreçte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun etkisinin artması ve diplomatik araçların ihmal edilmesi, çatışmanın kontrolsüz şekilde genişleme riskini artırmakta ve gelecekteki diplomatik kanallara ciddi zarar vermektedir.
Trump’ın saldırgan söylemi, özellikle böylesine hassas müzakereler yürütülen bir ortamda karşı tarafı bombalarken, kaçınılmaz olarak azalan getiriler üretmektedir. Ancak İran savaşı yalnızca politika etkinliği meselesi değildir.
Uzun süreli ve yıkıcı bir çatışma; açık uçlu askerî konuşlanmalar, piyasa dalgalanmaları, insan hakları ihlalleri, İran içinde ve Ortadoğu genelinde iç çatışmalar ve yaklaşık 92 milyonluk bir ülkenin parçalanma riski gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bu da II. Dünya Savaşı’ndan bu yana görülmemiş ölçekte mülteci akınlarını tetikleyebilir.
İsrail şimdiden Hizbullah’a karşı yürüttüğü savaşın haftalarca süreceğini ve İran savaşının da benzer şekilde uzayacağını belirtmektedir. Tel Aviv, komşu ülkelerdeki istikrarsızlığı kendi güvenliği için kabul edilebilir gören bir strateji izlemekte ve bu yaklaşım bölge genelinde açık uçlu bir “sonsuz savaş” riskini beraberinde getirmektedir.
Tüm bu olası sonuçlar, Trump’ın en kötü senaryoya yani sonu gelmeyecek bir savaşa girdiğini gösteriyor.
