ABD merkezli düşünce kuruluşlarından The Center for European Policy Analysis’de İran savaşının Avrupa’ya etkilerinin ve sürecin ABD-Avrupa ilişkilerine olası yansımalarının değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Kıtaya ağır maliyetler yükleyecek olmasına rağmen ABD’nin savaş kararı alırken Avrupa’ya danışmadığına dikkat çekilen analizde, gelinen noktada Avrupa’nın açık biçimde süreçteki kaybedenler listesinin en üstüne yerleştiği tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; Avrupa’nın stratejik olarak geleceğine dair öngörülere ve değerlendirmelere yer verildi.
İşte The Center for European Policy Analysis’de yayınlanan analiz:
Trump ve Netanyahu’nun İran’a karşı yürüttüğü tek taraflı savaşın kazananlar ve kaybedenler bilançosu hızla şekilleniyor.

Gelinen nokta ise; Avrupa’yı açık biçimde kaybedenler listesinin en üstüne yerleştiriyor. Zira Avrupa ile, kıtaya ağır maliyetler yükleyecek bu savaş konusunda hiçbir şekilde istişare edilmedi.
Avrupa’daki neredeyse her hane artan gaz ve yakıt fiyatlarının yükünü hissederken, Trump;
“ABD açık ara dünyanın en büyük petrol üreticisidir, bu yüzden fiyatlar arttığında çok para kazanırız”
diyerek övündü ve bunu yaparken Amerikalıların da aynı anda yaşadığı sıkıntıları görmezden geldi.
Savaşın Avrupa üzerindeki etkisi gübre, deniz taşımacılığı, enflasyon ve sigorta maliyetlerine kadar uzanıyor ve buna bir de muhtemel bir İranlı mülteci krizi ihtimali ekleniyor.

Avrupa’nın kayıplarına, küresel gaz sıkıntısından fayda sağlayan Moskova’nın kazancı da eşlik ediyor. Özellikle Trump’ın fiyatları dengelemek adına Rus gazına yönelik yaptırımları kaldırması, Rusya’nın Ukrayna savaşı bağlamında AB üzerindeki baskıyı kırmasına ve yeni bir avantaj elde etmesine yol açtı.
Avrupa bugün hem güneyden hem kuzeyden gelen baskılar arasında sıkışmış durumda. Daha pragmatik bir siyasetin ve dengeli karar alma süreçlerinin öne çıktığı bir dünyada, ABD-İsrail kaynaklı bu savaşta Avrupa’nın daha fazla söz sahibi olması artık bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor.
Trump politikaları karşısında Avrupa’nın edilgenliği
Trump’ın Avrupa Birliği’ne yönelik kibirli yaklaşımı, aslında AB liderlerinin onun ilk başkanlık döneminden bu yana sergilediği çekingen politikaların doğrudan bir sonucu. İster Rusya cephesinde ister Orta Doğu’da olsun, Trump’ın pervasız kararları Avrupa için anlık ve somut sonuçlar doğuruyor.

AB’nin Trump politikalarına boyun eğme eğilimi, kıtanın giderek marjinalleşmesine yol açtı. Yüzde 10’luk genel gümrük tarifelerinden NATO’nun “parayla koruma” esasına dayalı işlemsel bir yapıya dönüştürülmesine kadar birçok başlıkta zorlayıcı politikalar, Avrupa tarafından çoğu zaman yatıştırıcı tepkilerle karşılandı.
Grönland ve Danimarka egemenliğine yönelik tehditler ile Ukrayna konusunda Putin’le yapılan kritik görüşmelerden AB’nin dışlanması da bu eğilimin devamı niteliğinde. Bu nedenle ne İran savaşının başlaması ne de Avrupa’nın zayıf tepkisi aslında yeni değil.
Tekrarlayan savaş döngüsü ve Avrupa’nın yükü
Mevcut savaşın, benzer gerekçelerle yürütülen önceki yıkıcı çatışmalar zincirinin bir devamı olduğunu görmek için derin bir analize gerek yok. Hikaye değişmiyor: ABD müdahale ediyor, kaos oluşuyor, Amerikan askerleri ve yönetimleri sahadan çekiliyor; geride kalan yükü ise Avrupa ve diğer aktörler taşıyor.

Afganistan (2001) ve Irak (2003) savaşlarının ardından Avrupa bu durumun sonuçlarını ağır şekilde hissetti. Resmi verilere göre Avrupa, Afganistan işgali sonrası yaklaşık 250 bin Afgan sığınmacıyı kabul etti. Irak’ın çöküşü ve sonrasındaki kaosla birlikte ise yaklaşık 1,45 milyon Iraklı Avrupa’ya sığındı.
Suriye’de ise ABD’nin pasifliği krizi uzattı ve milyonlarca Suriyeli mülteci Avrupa’ya yöneldi. Buna karşılık aynı ülkelerden ABD’ye ulaşanların sayısı oldukça sınırlı kaldı.
Eğer 93 milyon nüfuslu ve etnik açıdan çeşitlilik gösteren İran parçalanırsa, önceki göç dalgaları küçük kalabilir. Elbette bu savaşların birincil mağdurları Orta Doğu halklarıdır; ancak Avrupa’nın maruz kaldığı maliyetler, kıtanın edilgenliği ve itibarsızlaşması bağlamında ayrıca dikkat çekiyor.
Değerler krizinde Avrupa’nın çöküşü
ABD’nin dahil olduğu her kriz, Avrupa’nın değerler alanında da zemin kaybetmesine yol açıyor. İspanya, İrlanda, Belçika ve Slovenya gibi istisnalar dışında birçok AB ülkesi, Gazze’deki yıkım karşısında ABD çizgisini takip ederek İsrail’e destek verdi.

On binlerce Filistinlinin öldürülmesine ve Gazze’nin büyük ölçüde yok edilmesine rağmen bazı AB ülkeleri İsrail’e silah tedarikini sürdürdü. Avrupa, Netanyahu hakkında çıkarılan tutuklama kararı nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yönelik Trump’ın saldırıları karşısında da sessiz kaldı.
Ekim 2025’teki sözde ateşkese rağmen Filistinlilerin günlük ortalama beş kişi öldürülmesi devam etti. Şubat ortasına gelindiğinde İsrail’in 1.600’den fazla ihlali ve 603 Filistinlinin ölümü raporlandı. Buna rağmen AB ancak dört ay sonra sınırlı bir tepki verebildi; güçlü kınamalar ise yalnızca bazı ülkelerden geldi.
Benzer bir kayıtsızlık İran’daki sivil kayıplar için de geçerli. Minab’da bir kız okulunda en az 165 öğrencinin öldürülmesi gibi olaylara rağmen AB ortak bir kınama yayımlamadı. Toplamda yaklaşık 1.500 İranlı sivilin ölümü de Avrupa’nın dikkatine değer bulunmadı.
Daha geniş ölçekte ise AB, savaşın uluslararası hukuka aykırılığı konusunda da sessiz kaldı. Güvenlik Konseyi onayı olmadan yürütülen bu savaş, fiilen görmezden gelinerek ABD ve İsrail’in tek taraflılığına zımni destek verilmiş oldu.
Sonuç: Marjinalleşme ve stratejik aşınma
Trump ve İsrail politikaları karşısında “yumruk torbası” olmayı kabullenen bir Avrupa Birliği, küresel siyasette giderek önemsizleşme sürecine giriyor. Bazıları bu pasifliğin geçici olduğunu, Trump sonrası daha aktif bir Avrupa’nın geri döneceğini savunabilir.

Ancak asıl risk, bu süreçte yeni bir “Avrupa’yı dışlama” standardının kalıcı hale gelmesi. Gelecek Amerikan yönetimleri, “Önce Amerika” yaklaşımını ve tek taraflı müdahale pratiğini yeni bir norm olarak benimseyebilir.
Eğer Avrupa kolektif ve bilinçli bir karşı duruş geliştirmezse, bu çizgi giderek genişleyerek kıtanın hareket alanını belirlemeye devam edecek; Avrupa’nın edilgenliğini pekiştirecek ve stratejik özerkliğini daha da aşındıracaktır.
