İngiltere merkezli önemli yayın organlarından The Guardian’da, üçüncü haftasını geride bırakan İran savaşının, ABD’nin küresel üstünlüğüne olası etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Başlangıçta kolay bir operasyon olarak görülen İran savaşının, giderek uzayan ve maliyeti artan bir çatışmaya dönüştüğüne dikkat çekilen analizde, savaşın sonuçlarına göre ABD ve İsrail’in beklenenden daha büyük bir bedel ödeyebileceği tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; tarihsel örnekler üzerinden savaşın sonucuna dair öngörülere ve değerlendirmelere yer verildi.
İşte The Guardian’da yayınlanan analiz:
1899’da Güney Afrika’da başlayan Boer Savaşı’nda, çiftçilerden oluşan Boer güçlerine kimse şans tanımıyordu. Britanya İmparatorluğu’nun ezici gücü karşısında direnişin kısa sürede çökeceği düşünülüyordu.

Nihayetinde Britanya savaşı kazandı; ancak bu zafer üç yıla yayılan, ciddi maliyetler doğuran ve “içi boş” bir zafer oldu. Üstelik bu süreç, Britanya’nın gücünü pekiştirmek yerine sınırlarını gözler önüne serdi. ABD gibi yükselen güçlerin gölgesinde, Londra’nın küresel prestiji ciddi şekilde sarsıldı.
Bugün benzer bir riskin ABD için ortaya çıktığı değerlendiriliyor.
Başlangıçta kolay bir operasyon olarak görülen İran savaşı, giderek uzayan ve maliyeti artan bir çatışmaya dönüşüyor. İran’ın Boerler gibi gerilla taktiklerine başvurması, süreci Washington açısından daha karmaşık hale getiriyor.
ABD liderleri kolay bir zafer bekliyorlardı. Şimdi ise ABD’nin ekonomik hegemonyasının sonunu hızlandırabilecek bir çatışmanın içine düştüler.
Nihai askeri üstünlüğün ABD ve İsrail’de olduğu açık; ancak asıl soru bunun hangi bedelle sağlanacağı.
Enerji krizi ve küresel ekonomi
Savaşın ekonomik yansımaları şimdiden hissedilmeye başladı. İran’daki çatışma bölgeye yayılmış durumda ve kısa vadede sona ereceğine dair bir işaret yok.

Körfez’deki petrol ve gaz tesislerinin hedef alınması, Hürmüz Boğazı’ndan tanker geçişlerinin aksaması ve Brent petrol fiyatlarının yüzde 50 artması, küresel ekonomi üzerinde ciddi baskı oluşturuyor. Benzer şekilde doğal gaz fiyatları da yükselmiş durumda.
Tarihsel deneyim, bu tür enerji şoklarının önce enflasyonu artırdığını, ardından büyümeyi yavaşlattığını gösteriyor. 1973 Yom Kippur Savaşı sonrası yaşanan petrol krizi, savaş sonrası ekonomik büyüme dönemini sona erdirmişti. Her büyük petrol fiyat artışı, zincirleme etkilerle resesyona yol açtı.
Eğer mevcut çatışma kısa sürede sona ermezse, benzer bir senaryonun tekrar etmesi kuvvetle muhtemel görünüyor. Artan yakıt ve gübre maliyetleri, gıda fiyatlarını yukarı çekerken; şirketler de zayıflayan talep ve yükselen enerji giderleri nedeniyle istihdam azaltma yoluna gidebilir.
Yanlış varsayımlar ve sahadaki gerçeklik
ABD ve İsrail’in operasyonlarının düşük riskli olacağına dair beklenti, bir dizi hatalı varsayıma dayanıyordu. Bunların başında İran’ın hızlı bir hava harekâtına karşılık veremeyeceği düşüncesi geliyordu.

Ayrıca Tahran yönetimi ayakta kalsa bile kısa sürede barış arayışına gireceği ve küresel ekonomik etkilerin sınırlı kalacağı varsayılıyordu. Petrol fiyatlarının hızla savaş öncesi seviyelere döneceği beklentisi de bu çerçevede şekillenmişti.
Finans piyasalarında ise Donald Trump’ın kriz anlarında geri adım atma eğilimi bir “güvence” olarak görülüyordu. Hatta bu durum, “Trump Always Chickens Out (TACO)” şeklinde bir kısaltmayla ifade ediliyordu.
Ancak gelişmeler bu beklentileri boşa çıkardı. ABD ve İsrail askeri üstünlüklerini ortaya koysa da İran karşılık vermeye devam ediyor. Bölge ülkelerine yönelik saldırılar, enerji üretiminde kesintilere yol açtı. İran, savaş uzadıkça ekonomik maliyetin artacağını biliyor ve bu stratejiyi bilinçli şekilde kullanıyor.
Tedarik zincirleri ve sistemik kırılganlık
Hürmüz Boğazı’ndaki risk yalnızca enerjiyle sınırlı değil. Katar gibi ülkeler, yarı iletkenler ve elektrikli araçlar için kritik önemde olan helyum ile gübre ve kimya sanayii için gerekli kükürt ihracatında önemli bir konumda.

Bu akışın kesintiye uğraması, küresel tedarik zincirlerinde darboğazlara neden olarak enflasyonist baskıyı daha da artıracaktır.
Kısa vadede merkez bankalarının faiz indirimleriyle etkiler hafifletilebilir. Ancak uzun vadede bu savaş, Covid-19 pandemisinde ortaya çıkan bir gerçeği yeniden teyit ediyor: küresel tedarik zincirleri kırılgan ve dış şoklara açık.
Bu nedenle enerji başta olmak üzere stratejik alanlarda kendine yeterlilik arayışı daha da güç kazanacaktır.
Küresel güç dengesi ve ABD’nin sınırları
ABD gibi yüksek adaptasyon kapasitesine sahip bir gücü gözden çıkarmak erken bir değerlendirme olur. Ancak mevcut gelişmeler, küresel güç dengelerinde değişimin sürdüğüne işaret ediyor.

Çin’in üretim gücündeki üstünlüğü ve ekonomik etkisinin artması, ABD hegemonyası açısından uzun vadeli bir meydan okuma oluşturuyor. Doların rezerv para statüsünün geleceği dahi artık tartışma konusu.
20. yüzyılın başında Londra nasıl küresel sistemin merkezindeyse, bugün ABD benzer bir konumda. Ancak Britanya örneğinde olduğu gibi bu üstünlüğün kalıcı olmadığı tarihsel bir gerçek.
Stratejik ikilem ve olası sonuç
Trump yönetimi kritik bir tercih ile karşı karşıya. ABD ya savaşı kısa sürede sonlandırarak hedeflerine ulaştığını ilan edecek ve İran’daki mevcut rejimi kabullenmek zorunda kalacak; ya da çatışmayı uzatarak hem ekonomik maliyetleri hem de iç politik baskıyı artıracak.
İlk seçenek daha rasyonel görünse de bu dahi “Pirus zaferi” niteliği taşıyabilir. Yani ABD hem gücünü göstermiş olacak hem de bu gücün sınırlarını açık biçimde ortaya koymuş olacak.
