İngiltere’nin önde gelen yayın organlarından The Guardian’da, artık birinci ayını geride bırakan İran savaşının, ABD ve özellikle de Trump açısından sonuçlarının değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
ABD Başkanı Trump’ın savaşı aslında çoktan kaybettiği tespiti yapılan analizde, özellikle rasyonel bir stratejik hesaplamadan ziyade hatalı analizler üzerine kurulu olarak başlatılan savaşın. ABD için istenilen sonuçlardan çok uzak bir noktaya geldiği kaydedildi.
Analizde ayrıca; gelinen noktanın, uluslararası sistemde güç kullanımının sadece askeri kapasiteyle değil, doğru analiz, kurumsal akıl ve stratejik sabırla mümkün olduğunu da bir kez daha ortaya koyduğu tespiti yapıldı.
İşte The Guardian’da yayınlanan analiz:
Donald Trump İran savaşını kaybetti. Artık bir anlamda İran’ın rehinesi haline geldi. ABD’nin Tahran Büyükelçiliği personelinin 444 gün rehin tutulduğu krizden farklı olarak Trump, kendi iradesiyle bu sürecin içine girdi.

“Kısa süreli operasyon” olarak sunulan müdahalenin üzerinden bir ay bile geçmeden, ilan edilen hedefler tamamen dağılmış durumda. Ne rejim değişikliği gerçekleşti, ne bir halk ayaklanması yaşandı ne de Venezuela modeline benzer şekilde enerji kaynaklarına erişim sağlandı.
“Ayırıcı darbe” olarak planlanan, Ayetullah Ali Hamaney ve üst düzey İran liderliğinin hedef alınması stratejisi de rejimi çökertemedi. Yaşanan yıkıma rağmen, bugün eleştiri oklarının hedefinde olan taraf İran değil, Trump yönetimi. Bu durum, müdahaleyi ABD’nin modern tarihindeki en hesapsız askeri maceralardan biri haline getiriyor.
Hürmüz boğazı ve ekonomik baskı
İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü sürdürerek küresel ekonomiyi doğrudan baskı altında tutmaya devam ediyor. Sadece 21 millik dar bir geçit üzerinden dünya enerji akışını etkileyebilme kapasitesi, Tahran’ın elindeki en büyük koz olarak öne çıkıyor.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), ABD’de enflasyonun yüzde 4,2’ye çıkacağını öngörüyor. Bu oran, Trump’ın göreve dönüşünden bu yana yüzde 40’lık bir artış anlamına geliyor. Aynı dönemde borsalar da düzeltme bölgesine girmiş durumda.
İran ayrıca Körfez ülkelerine yönelik saldırılarla, bu ülkelerin ABD korumasına duyduğu güveni ciddi şekilde sarstı.
Trump’ın çelişkili söylemleri
Trump, yaşanan başarısızlığa karşı “umursamazlık” üzerinden bir savunma geliştirmeye çalışıyor. Ancak bu söylemin inandırıcılığı zayıf. Bir yandan NATO ülkelerinden destek isterken, diğer yandan onları “korkak” olarak nitelendirmesi ciddi bir stratejik tutarsızlık ortaya koyuyor.

Geçmişte finansal krizlerden ailesinin desteğiyle çıkabilen Trump için bu kez benzer bir “kurtarıcı” görünmüyor.
Trump’ın İran’a sunduğu 15 maddelik son teklif, rejim değişikliği hedefinden tamamen vazgeçildiğini gösteriyor. Yeni yaklaşım, İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerin yeniden başlatılmasına odaklanıyor.
Ancak İran tarafı bu teklifleri reddediyor ve “tam zafer” söylemini sürdürüyor. Bu tablo, sahada psikolojik üstünlüğün Tahran’a geçtiğini gösteriyor.
İran’ın stratejik üstünlüğü
İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü kullanarak ABD’yi yaptırımları gevşetmeye zorladı. Sınırlı İHA saldırılarıyla dahi Washington üzerinde baskı kurabilmesi, asimetrik savaşın etkisini ortaya koyuyor.

Trump’ın “koşulsuz teslimiyet” talebinden kısa süre içinde geri adım atması, müzakere gücünün zayıfladığını gösteriyor.
Trump’ın söylemleri sürekli değişkenlik gösteriyor: bir gün “tam imha” tehdidi, ertesi gün barış görüşmeleri. Bu tutarsızlık, piyasalarda da spekülatif hareketlere yol açıyor.
Petrol piyasalarında yapılan büyük ölçekli işlemler ve zamanlaması, karar alma süreçlerinin öngörülemezliğine işaret ediyor.
“Deli adam teorisi”nin başarısız uygulanışı
Trump’ın yaklaşımı zaman zaman Nixon’ın “deli adam teorisi” ile karşılaştırılıyor. Ancak Nixon bu stratejiyi planlı bir şekilde kullanmıştı. Trump ise daha çok içgüdüsel ve kontrolsüz hareket ediyor.

Nixon’ın Vietnam’da başarısız olması gibi, Trump’ın da İran karşısında benzer bir çıkmaza sürüklendiği görülüyor.
Trump yönetiminde karar alma süreçleri ciddi kurumsal zafiyetler gösteriyor. Ulusal güvenlik uzmanlarının görevden alınması ve yerlerine yeterli uzmanlığa sahip olmayan isimlerin getirilmesi, stratejik hataların temel nedenlerinden biri olarak öne çıkıyor.
İran konusunda uyarılarda bulunan uzmanların tasfiye edilmesi, savaş öncesi risklerin göz ardı edilmesine yol açtı.
Trump’ın danışmanları tarafından sunulan yanlış veya eksik bilgiler, savaş kararının alınmasında kritik rol oynadı. İran’ın nükleer programına ilişkin yanlış değerlendirmeler, “acil tehdit” algısını güçlendirdi.
Bu durum, savaşın rasyonel bir stratejik hesaplamadan ziyade hatalı analizler üzerine kurulduğunu gösteriyor.
Sonuç
İran savaşı, klasik anlamda bir askeri başarısızlığın ötesinde; stratejik öngörü eksikliği, kurumsal zafiyet ve liderlik hatalarının birleşimi olarak öne çıkıyor.

Bu tablo, uluslararası sistemde güç kullanımının sadece askeri kapasiteyle değil; doğru analiz, kurumsal akıl ve stratejik sabırla mümkün olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
