ABD merkezli önemli yayın organlarından The Spectator’da, bir aydan fazla süredir devam eden İran savaşının, yeni dönem savaş sahaları ile ilgili hangi mesajları verdiğine dair değerlendirmelerin yapıldığı bir analiz yayınlandı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan uçak gemisi filolarının, küresel çatışmalarda, büyük bir etkiye sahip olduğuna dikkat çekilen analizde, İran savaşının ise bu dengelerin değiştiğini ortaya koyan bir örnek olduğu tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; hem tarihsel hem de günce çatışma alanları üzerinden yeni savaş konseptine dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte The Spectator’da yayınlanan analiz:
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın uçak gemisi filoları, emperyal gücün en caydırıcı araçlarından biri olarak işlev gördü ve adeta savaşların vazgeçilmez bir unsuru haline geldi.

Okyanuslarda dolaşarak, ABD çıkarlarına hizmet etmeten devletleri “hizaya getirmek” için kullanılan bu platformlar, özellikle Trump yönetimi döneminde de bu amaçla öne çıkarıldı.
Ancak güncel saha deneyimi, gemisavar füzelerin yaygınlaşması ve insansız sistemlerin artan etkisi nedeniyle bu dönemin kapanmakta olduğuna işaret ediyor.
Kızıldeniz’de kırılma anı
ABD’nin son Orta Doğu savaşlarından biri olan ve 2025’te Yemen’deki Husilere karşı yürütülen çatışmada, USS Harry S. Truman uçak gemisi ve ona eşlik eden unsurlar geri çekilmek zorunda kaldı.

Bu durum, Kızıldeniz’de kontrolün karşı tarafa geçmesine yol açtı.
Hatta yaşanan bir olayda, geminin bir Husi İHA’sından kaçınmak için yaptığı ani manevra sonucu, yaklaşık 80 milyon dolar değerindeki bir Hornet savaş uçağı güverteden kayarak denize düştü.
Bu hadise, klasik deniz gücü projeksiyonunun yeni tehditler karşısında ne kadar kırılgan hale geldiğini gösteren çarpıcı bir örnek oldu.
Ford sınıfı: Güç mü zaaf mı?
Mevcut savaş öncesi süreçte medya, “dünyanın en büyük uçak gemisi” olarak tanıtılan USS Gerald R. Ford’un intikalini büyük bir heyecanla takip etti.

Ancak aynı ilgi, bu geminin tarihin en pahalı savaş platformu olması ya da kritik sistemlerindeki eksiklikler konusunda gösterilmedi.
Bloomberg savunma uzmanlarından Anthony Capaccio’nun aktardığına göre ABD Donanması, Ford’un ve henüz hizmete girmemiş aynı sınıftaki gemilerin, düşman uçaklarını, gemisavar füzeleri veya küçük saldırı araçlarını ne ölçüde tespit edebileceği, takip edebileceği ya da etkisiz hale getirebileceği konusunda net bir bilgiye sahip değil.
Ayrıca sürekli kalkış-iniş temposunun savaş şartlarında sistemler üzerinde nasıl bir baskı yaratacağı da belirsizliğini koruyor.
Bunun yanında uçak fırlatma sistemi, radar, hasar aldıktan sonra operasyonel kalabilme kapasitesi ve mühimmat asansörleri gibi kritik bileşenlerin güvenilirliği de ciddi soru işaretleri barındırıyor.
Saha gerçekleri ve sistem çöküşü
Ford sınıfı gemi, ABD Donanması’nın en yeni savaş uçağı olan F-35C’yi dahi konuşlandıramıyor. Yıllarca geciken, bütçeyi aşan ve henüz tam anlamıyla test edilmemiş teknolojilerle donatılan bu platform, ABD askeri sistemindeki yapısal sorunların adeta bir özeti niteliğinde.

İran savaşı başladıktan üç hafta sonra geminin Girit’te bir limana çekilmesi, üstelik bunun yorgun ve motivasyonu düşmüş mürettebatın sabotajına bağlı olabileceği iddiaları, krizin boyutunu daha da derinleştiriyor. Dokuz ay denizde kalan personelin, kritik sistemleri devre dışı bırakarak eve dönüşü zorlamış olabileceği öne sürülüyor.
Gemi içindeki altyapı sorunları da dikkat çekici.
650 tuvaletin büyük kısmı tişört, paspas ve benzeri maddelerle tıkanarak kullanılamaz hale geldi. Bu durum, personelin tuvalet kullanımı için 45 dakikaya varan kuyruklar beklemesine neden oldu. Çamaşırhanede çıkan ve 30 saat süren yangın ise yaşam alanlarının bir kısmını kullanılmaz hale getirdi.
Yüzlerce personel masa üzerinde ya da sert güvertede yatmak zorunda kaldı. Geminin en az bir yıl devre dışı kalacağı ifade ediliyor.
Artan tehditler ve geri çekilme
İran’a karşı konuşlandırılan bir diğer uçak gemisi USS Abraham Lincoln ise balistik füze tehdidi sonrası İran’dan 1000 kilometre uzaklaşmak zorunda kaldı. Bu gelişme, uçak gemilerinin yüksek yoğunluklu çatışmalarda cepheye yaklaşma kabiliyetinin ciddi biçimde sınırlandığını ortaya koyuyor.

Modern gemisavar sistemler, özellikle Çin’in DF-21 gibi balistik füzeleri ve yaygınlaşan İHA tehditleri, bu dev platformların savunmasızlığını artırıyor. NATO tatbikatlarında dahi dizel-elektrik denizaltıların uçak gemilerini “batırmayı” başarması, bu zafiyetin teorik değil pratik olduğunu gösteriyor.
Tüm bu zafiyetlere rağmen uçak gemilerinin ABD deniz stratejisindeki merkezi rolünü kaybetmesi kısa vadede olası görünmüyor. Bunun temel nedeni, bu platformların aynı zamanda kurumlar arası bütçe rekabetinin bir aracı olması.
1949’da ABD Hava Kuvvetleri ile Donanma arasında yaşanan ve “amirallerin isyanı” olarak bilinen kriz, bu mücadelenin tarihsel köklerini ortaya koyar. Donanmanın “süper uçak gemisi” projesi maliyet gerekçesiyle iptal edilmiş, ardından yaşanan çekişme üst düzey tasfiyelerle sonuçlanmıştı.
Küresel eğilim ve ortak sorunlar
Buna rağmen uçak gemisi konsepti ortadan kalkmadı. Kore ve Vietnam savaşlarında etkin rol oynayan bu platformlar, birçok ülke tarafından taklit edilmeye devam etti.

İngiltere’nin HMS Queen Elizabeth ve HMS Prince of Wales gemileri; pervane arızaları, makine dairesi su baskınları ve altyapı sorunları nedeniyle sık sık hizmet dışı kaldı. Fransa ve İtalya’nın gemileri de benzer şekilde yüksek maliyet, teknik arızalar ve F-35B gibi yüksek bakım gerektiren sistemlere bağımlılıkla mücadele ediyor.
Rusya’nın Admiral Kuznetsov gemisi ise arızalar ve yangınlarla geçen uzun bakım süreçleri nedeniyle neredeyse sürekli tersaneye bağlı kaldı.
Çin’in 2025’te hizmete aldığı Fujian ise bu alandaki iddiasını ortaya koysa da, maliyet, bakım ve kırılganlık gibi temel sorunlardan muaf olması için bir neden bulunmuyor.
Sonuç
Uçak gemileri hala prestij ve güç sembolü olarak varlığını sürdürüyor. Ancak modern savaşın doğası, bu devasa platformları giderek daha pahalı, daha kırılgan ve daha tartışmalı hale getiriyor.

Görünüşe göre mesele artık sadece bu gemilerin ne kadar güçlü olduğu değil; ne kadar sürdürülebilir, ne kadar savunulabilir ve en önemlisi ne kadar anlamlı olduklarıdır.
Modern savaşın asimetrik doğası, belki de ilk kez bu kadar açık bir şekilde şunu soruyor:
Okyanusların hakimi olmak, artık gerçekten bir avantaj mı, yoksa artık sadece ağır bir yük mü?
