Reşit Kemal AS – 09 Şubat 2026
Tabloyu inkar ederek başlamak mümkün değil: Avrupa uzun süredir batıyor.
Ekonomik olarak yavaşlayan, siyasi olarak parçalanan, stratejik olarak kararsız bir kıta var karşımızda. Enerji krizinden göç dalgalarına, Ukrayna savaşının yarattığı güvenlik açmazından ABD’ye olan bağımlılığa kadar her başlıkta Avrupa, kendi kurduğu düzenin yükünü taşıyamaz hale gelmiş durumda. İşte tam bu noktada Avrupa’nın Türkiye ve Rusya ile yeniden bir iyileşme sürecine girmesi “zorunlu” olarak sunuluyor.
Oysa gerçek şu: Bu bir zorunluluktan öte, geç kalınmış bir aklın nihayet devreye girmesidir.
Avrupa uzun yıllar kendini dünyanın merkezi sandı. Norm koyan, değer ihraç eden, kuralları yazan taraf olduğuna inandı. Türkiye’ye yukarıdan bakan, Rusya’yı dışlayarak hizaya getirebileceğini düşünen bu yaklaşım, ilk büyük darbeyi enerji krizinde aldı. Rusya’yı denklem dışına itmenin, siyasi bir zafer değil ekonomik bir intihar olduğu çok geç anlaşıldı. Doğalgaz faturaları kabardıkça, sanayi üretimi düştükçe ve halk sokaklara indikçe “ilkeler” yerini “gerçekler”e bıraktı.
Gecikmiş Bir Kabulleniş
Türkiye cephesinde ise hata daha derindi. Avrupa, Türkiye’yi yıllarca kapıda bekletti, ne içeri aldı ne de tamamen vazgeçti. Stratejik önemini bildi ama kabul etmek istemedi. Oysa Türkiye, enerji geçiş hatlarının merkezinde, göç krizinin kilit ülkesinde, NATO’nun güney kanadında vazgeçilmez bir aktördü. Avrupa bu gerçeği ancak sınırlarına dayanan göç dalgalarıyla, Karadeniz’deki dengelerin değişmesiyle ve Orta Doğu’daki belirsizlikle yüzleşince kabullendi. Bugün Türkiye ile “normalleşme” arayışı, bir vizyonun değil bir mecburiyetin ürünüdür.
Rusya meselesi ise Avrupa’nın stratejik körlüğünün en net örneği. Moskova’yı izole ederek zayıflatabileceğini sanan Avrupa, aslında kendini köşeye sıkıştırdı. Enerji bağımlılığı bitmedi, sadece daha pahalı ve daha kırılgan hale geldi. Rusya yönünü Asya’ya çevirirken, Avrupa hem ekonomik hem jeopolitik ağırlık kaybetti. Şimdi yeniden diyalog sinyalleri veriliyorsa, bunun nedeni barışçıl bir aydınlanma değil, sürdürülemez bir politikanın iflas etmesidir.
Eşitlik Sorunu
Avrupa hala bu hamleyi bir “lütuf” gibi sunuyor. Oysa masaya eşitler arasında oturmayı öğrenmediği sürece bu iyileşme kalıcı olmayacaktır. Türkiye ve Rusya, artık eski Avrupa merkezli dünyanın çevre aktörleri değil. Kendi oyun alanlarını kurabilen, alternatif ittifaklar geliştirebilen, gerektiğinde Batı’ya rağmen yol alabilen ülkelerden söz ediyoruz. Avrupa bunu kabullenmekte ne kadar gecikirse, toparlanma süreci de o kadar sancılı olacaktır.
Bugün atılan adımlar doğru olabilir ama zamanlama manidardır. Bu bir stratejik deha değil, gecikmiş bir refleks. Avrupa, gücünün azaldığını kabul etmek zorunda kaldığı için bu yola girdi. Belki de en sağlıklı başlangıç burasıdır: Kendi zayıflığını görmek. Ancak gerçek bir iyileşme, yalnızca çıkarlar çakıştığında değil, karşılıklı saygı tesis edildiğinde mümkündür.
Avrupa batarken uzattığı eli, hala yukarıdan tutuyorsa, bu süreç bir kurtuluş değil, sadece kısa süreli bir nefes alma olacaktır. Tarih ise geç kalınmış hamleleri affetmez, sadece kayda geçirir.



YORUMLAR