Doç. Dr. Levent Ersin ORALLI – 25 Nisan 2026
Hürmüz Boğazı çevresinde yoğunlaşan güncel jeopolitik gerilim, yüzeyde bölgesel bir kriz izlenimi verse de, daha derin bir analiz bu sürecin küresel sistemin yeniden yapılandırılmasına işaret eden çok katmanlı bir dönüşüm olduğunu ortaya koyar. Günlük yaklaşık 20 milyon varil petrolün, küresel petrol ticaretinin yaklaşık %30’unun, geçtiği bu dar su yolu, yalnızca bir enerji koridoru değil; güç projeksiyonunun, egemenlik mücadelesinin ve yapısal bağımlılık ilişkilerinin düğümlendiği stratejik bir sinir hattıdır. Bu nedenle ABD ile İran arasındaki müzakereleri basit bir diplomatik pazarlık olarak görmek, meselenin özünü ıskalamak anlamına gelir.
Asıl mesele, küresel jeo-lojistik mimarinin yeniden tasarlanmasıdır.
ABD’nin Hürmüz Boğazı’nın kullanımına ilişkin yeni bir uluslararası rejim oluşturma yönündeki çabası, söylem düzeyinde “uluslararasılaştırma” olarak sunulsa da, pratikte deniz geçiş yolları üzerinde kurumsallaşmış bir güç yoğunlaşması yaratmayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım, izole bir girişim değil; Atlantik’ten Pasifik’e uzanan geniş bir jeostratejik hattın parçasıdır. Venezuela ve Meksika enerji sahalarından başlayıp Babülmendep ve Ümit Burnu’na kadar uzanan bu hat, küresel enerji dolaşımının kilit arterlerini kontrol etmeye yönelik bütüncül bir stratejiyi yansıtır.
Bu yaklaşım, klasik güç politikalarının 21. yüzyıl versiyonudur: doğrudan işgal yerine akışların kontrolü.
Enerji, Güç ve Yeni Dünya Düzeni
Realist paradigma bu çerçeveye güçlü bir açıklama sunar. Anarşik uluslararası sistemde devletlerin temel amacı hayatta kalmak ve göreli güçlerini maksimize etmektir. Bu bağlamda ABD’nin enerji geçiş güzergahlarını kurumsal mekanizmalar üzerinden denetim altına alma çabası, irrasyonel değil, aksine sistem içi bir zorunluluktur. Deniz gücünün belirleyiciliğini vurgulayan klasik teoriler, bugün farklı bir biçimde yeniden tezahür etmektedir: savaş filolarından çok, enerji akışının sürekliliği ve kırılganlığı belirleyici hale gelmiştir.
Liberal kurumsalcılık ise bu tür düzenlemelerin iş birliğini artırabileceğini savunur; ancak burada kritik soru şudur: bu kurumlar gerçekten eşitlikçi midir? ABD’nin belirleyici olduğu çok taraflı mekanizmalar, görünürde kolektif yönetim sunsa da, karar alma süreçlerinde ciddi bir asimetri üretir. Bu durum, liberal ideallerden ziyade hegemonik istikrar teorisini doğrular niteliktedir: sistem işler, ancak bu işleyiş eşitlik üretmez; aksine güçlü bir bağımlılık üretir.
Jeopolitiğin Sinir Ucu
Hürmüz Boğazı’nın statüsünde yaşanacak herhangi bir değişim, yalnızca hukuki bir düzenleme değil, küresel enerji arz zincirlerinin yeniden yapılandırılması anlamına gelir. Bu geçit üzerindeki kurumsal kontrol, enerji akışını yönetme, yönlendirme, hatta gerektiğinde kesme kapasitesi sağlar. Bu, yalnızca bölgesel aktörler için değil; Avrupa Birliği, Çin, Hindistan ve Japonya gibi enerji ithalatına bağımlı ekonomiler için de doğrudan bir stratejik kırılganlık anlamına gelir.
Bu noktada Çin’in pozisyonu özel bir önem kazanır. Son yirmi yıldaki büyümesini büyük ölçüde dış enerji akışına dayandıran Çin, bu bağımlılığı azaltmak için kara ve deniz alternatifleri geliştirmektedir. Kuşak ve Yol Girişimi, Orta Asya boru hatları ve Hint Okyanusu’ndaki liman yatırımları bu stratejinin parçalarıdır. Ancak Hürmüz, Babülmendep ve benzeri boğazların ABD etkisindeki kurumsal yapılara bağlanması, Çin’in “boğaz ikilemi”ni daha da derinleştirir. Bu durum, Çin’in ekonomik yükselişini jeopolitik kırılganlıkla birlikte taşımasına neden olur.
Neorealist açıdan bakıldığında bu gelişmeler, ABD’nin Çin’in yükselişini doğrudan askeri çatışma yerine lojistik ve ekonomik damarlar üzerinden sınırlama stratejisinin bir parçası olarak okunabilir. Bu, düşük maliyetli fakat yüksek etkili bir çevreleme biçimidir. Enerji yollarının kontrolü, askeri üslerden daha az görünür ama çok daha sürdürülebilir bir güç projeksiyonu sağlar.
Enerji Akışları Üzerinden Kurulan Yeni Hegemonya
Şüphesiz bu stratejinin ciddi riskleri de vardır. Hürmüz Boğazı’nın uzun süreli kapanması ya da geçişlerin ciddi şekilde aksaması, küresel ekonomi için sistemik bir şok yaratabilir. Petrol fiyatlarında yaşanacak %50–100 arası artış senaryoları, sadece enerji piyasalarını değil, küresel üretim zincirinin tamamını etkiler. Bu durum maliyet enflasyonunu tetikler, tedarik zincirlerini bozar ve küresel büyümeyi aşağı çeker.
Enerji ithalatına bağımlı ülkelerde cari açık büyür, enflasyon yükselir ve para birimleri üzerinde ciddi baskı oluşur. Merkez bankaları için ikilem derinleşir: enflasyonla mücadele etmek için faiz artırımı gerekirken, bu durum ekonomik yavaşlamayı hızlandırır. Sonuç, klasik bir stagflasyon tuzağıdır.
Finansal piyasalarda risk algısı keskin biçimde yükselir. Gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları hızlanır, borçlanma maliyetleri artar ve yatırım iştahı düşer. Reel sektörde özellikle enerji yoğun endüstrilerde kârlılık erir, üretim daralır ve işsizlik artar. Böylece enerji krizi, ekonomik olduğu kadar sosyal ve siyasi sonuçlar da üretir.
Hegemonya ve Çok Kutupluluk
Jeopolitik boyutta ise daha karmaşık bir tablo ortaya çıkar. ABD ve İsrail’in İran üzerindeki askeri ve ekonomik baskısı, Tahran’ı Çin ve Rusya’ya daha fazla yaklaştırmaktadır. Bu yakınlaşma, klasik ittifakların ötesinde, sistemik bir bloklaşma potansiyeli taşır. Tehdit algısı arttıkça, İran’ın alternatif güç merkezlerine yönelmesi stratejik bir zorunluluk haline gelir.
Olası bir Çin-Rusya-İran ekseni, yalnızca askeri değil; enerji, finans ve teknoloji alanlarında da alternatif bir küresel düzenin temelini atabilir. Bu, Batı merkezli sistemin aşınmasına ve çok kutuplu bir yapının güçlenmesine yol açar.
Bu sürecin ABD açısından da maliyeti yüksektir. İran’ı sistem dışına itmek kısa vadede baskı yaratırken, uzun vadede stratejik geri tepme riski barındırır. ABD’nin bölgesel hareket alanı daralabilir, müttefikleri nezdinde güvenilirliği sorgulanabilir. İç politikada ise uzun süreli dış müdahalelerin ekonomik ve toplumsal maliyeti artar.
Jeo-Ekonomik Kırılganlık ve Deniz Geçitleri Politikası
Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen bu süreç, yalnızca bir enerji güvenliği meselesi değil; küresel güç dağılımının yeniden yazıldığı tarihsel bir kırılma anıdır. Artık mücadele, topraklar üzerinden değil, akışlar üzerinden yürütülmektedir. Enerji yollarını kontrol eden, sistemin ritmini belirler.
Bu nedenle meseleye dar bir güvenlik perspektifinden değil, çok katmanlı bir sistem analiziyle yaklaşmak gerekir. Çünkü Hürmüz’de atılacak her adım, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel ekonomik istikrarı ve uluslararası düzenin geleceğini doğrudan etkileme potansiyeline sahiptir. Bu karmaşık denklemin sürdürülebilir tek çözümü ise, rekabeti yönetilebilir sınırlar içinde tutacak, kapsayıcı ve dengeli bir diplomatik mimarinin inşa edilmesidir.


YORUMLAR