Doç. Dr. Furkan KAYA – 05 Haziran 2026
NATO’nun kurucu gücü tartışılıyor
Bilindiği üzere 1949 yılından beri NATO’nun askeri omurgasını ABD oluşturuyor. Yeni küresel sistemde ekonomik ve askeri hegemonya kendi arasında bir kompartıman oluştururken, ekonomik büyümeyi Avrupa yarımadası, askeri büyümeyi ise ABD üstlendi. Geleneksel rakip Sovyetler Birliği ve Çin’e karşı oluşan blok, Soğuk Savaş sonrası hudutların çok kalın çizilemediği ama yine geleneksel söylem ve yöntemler üzerinden belirlenen rekabet devam etti. NATO’nun kuruluşundan bugüne kadar Avrupa’nın güvenliği büyük oranda Amerikan askeri varlığına dayandı. Fakat Trump’ın iki başkanlık döneminde dile getirdiği “Avrupa’nın artık kendi savunma yükünü üstlenmeli” açıklamaları bilhassa AB içerisinde olası bir Rus saldırısına karşı yalnız kalma tedirginliğine yol açtı. Başkan Trump, eğer NATO’nun kendilerini savunmalarını istiyorlarsa, Avrupa ülkelerinin GSYİH’nın yüzde 5’ini ulusal savunma bütçelerine ayırmaları gerektiği uyarısında bulundu. Aksi takdirde NATO Kuvvet Modeli kapsamında yer alan askeri taahhütlerini azaltacağı tehdidini sıklıkla dile getirdi.
Avrupa’nın güvenlik açmazı
2022 yılında başlayan Ukrayna Savaşı, klasik manada yeni Soğuk Savaş ikliminden daha çok Avrupa’nın savunma zafiyetlerini meydana çıkardı. Rusya’nın işgalini genişletmesi ve işgal bölgelerinden çıkmayacak bir anlaşma metni ısrarına karşılık Avrupa’nın elinde caydırıcılık koşulları oldukça zayıftı. Çünkü Avrupa ülkelerinin Rus silahlarına karşılık koyacak mühimmat üretim kapasitesi oldukça yetersiz kaldı. Bunun en büyük nedenlerinden biri, Avrupa ordularının 1945 yılından itibaren ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kalmasından dolayı askeri yeteneklerinin oldukça küçülmesiydi. Sonrasında her ne kadar Almanya, Fransa ve Polonya hızla silahlanmaya çalışsa da Avrupa ordusunu kuracak ortak irade henüz mevcut değil. 2018 yılında bir araya gelen Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile ABD Başkanı Trump görüşmelerinde Macron’un “Avrupa artık ABD’ye bağımlı olmayan kendi egemen ordusunu kurmalı” sözü Trump’ı oldukça sinirlendirmiş; “Fransa Cumhurbaşkanı Macron, ‘ABD, Çin ve Rusya’dan korunmak için Avrupa’nın kendi ordusunu oluşturması gerektiği’ yönünde öneride bulundu. Çok aşağılayıcı. Belki Avrupa önce ABD’nin çok büyük bir şekilde destek verdiği NATO’ya olan borcunu ödemelidir” cevabını vermişti. Hatta Macron’a “küçük Napolyon” bile demişti.
Avrupa savunma kimliği gerçekçi mi?
Fransa uzun zamandır Avrupa’nın stratejik özerliğe sahip olması gerektiğini savunuyor. İki büyük dünya savaşının bedelini siyasi, ekonomik ve insani olarak ağır ödeyen Avrupa, kendine yetebilen birlik olma hayali ile var olmak istiyor. Bu sebeple İkinci Dünya Savaşı’nın yenik ülkesi Almanya’nın her ne kadar silahlanma kapasitesi sınırlanmış olsa da savaştan yana ilk kez savunma harcamalarını büyük oranda arttırdı. 2025 yılında küresel askeri harcamalar yüzde 2,9 artarak 2 trilyon 890 milyar dolara ulaştı. Artışa sebep olan kıta Avrupa’nın askeri harcamaları yüzde 14 artarak 864 milyar dolara ulaşırken, Almanya askeri harcamalarını yüzde 24 arttırarak 97 milyar Euro’ya yükseltti. Diğer taraftan İkinci Dünya Savaşının cephe ülkesi olan Polonya, son dönemin en hızlı silahlanan ülkelerden biri haline geldi. Buna rağmen nükleer caydırıcılık, stratejik hava kuvvetleri üstünlüğü, uydu teknolojisi, füze savunma sistemleri ile küresel lojistik kapasitesinin büyük bölümü halen ABD’nin güdümünde. Yani kritik ve belirleyici unsurların sahibi ve yöneticisi ABD.
Avrasya gücü olarak Rusya
Her ne kadar Rusya bir Avrupa kıtası devleti olsa da batı Avrupa yarımadası devletleri açısından geleneksel güvenlik tehdidi olarak görülmeye devam ediyor. Ukrayna savaşının başlamasıyla Rusya’nın Almanya ve Fransa sınırlarına dayanacağı tehdidinin iddia edilmesi sebebiyle Moskova’nın artan askeri kapasitesi Avrupa tarafından yakından takip edilmek zorunda. Günümüzde Rusya’nın kıtalararası balistik füzeleri, nükleer denizaltıları ve stratejik bombardıman uçaklarından oluşan “Nükleer Triad” gücünü her geçen gün modernize ediyor. Dolayısıyla ABD’nin şemsiyesini Avrupa’nın üzerinden çekiyor olması en çok Rusya’ya sınırı olan Baltık ülkelerini, Polonya’yı ve Doğu Avrupa ülkelerini endişelendiriyor. Her ne olursa olsun NATO’nun doğu kanadında ABD’nin askeri varlığı Rusya’ya karşı caydırıcılığın en önemli politikalarından biri.
Türkiye’nin Artan Önemi
Böylesine kırılgan ve kritik bir süreçte Türkiye’nin jeopolitik ağırlığı daha da önem kazanıyor. Asya, Afrika ve Avrupa’nın menteşe ülkesi Türkiye aynı zamanda Karadeniz, Hazar, Akdeniz ve Mezopotamya havzalarının da kesişim noktasında yer alıyor. Avrupa kendisini ABD’nin yalnızlık ikilemine ittiği süreç içerisinde savunma mimarisini yeniden şekillendirirken Türkiye’ye daha çok ihtiyacı var. Türkiye bu aşamada sadece NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü değil, aynı zamanda Avrupa’nın güvenliğine katkı sağlayabilecek bölgesel bir güç haline geldi. Türk savunma sanayisinin havada, karada ve denizde geliştirdiği milli teknoloji ürünleri ile savaş için değil kalıcı barış adına bölgesel iş birliğini hedefleyen adil bir düzen inşa ediyor. Neticede adil barış için adil bir düzen şart.
NATO Dağılacak mı, dönüşecek mi?
NATO’nun lağvedilmesi veya tamamen işlevsiz kalacağını düşünmek şimdilik pek mümkün değil. Aynı zamanda ABD’siz bir NATO’nun olması pek gerçekçi görünmese de Avrupa kendi bölgesel veya kıtasal natosunu kurma noktasında oldukça hevesli. Aslında NATO’nun en büyük sorunlarından biri var olup olmamasından ziyade, ittifak içindeki yük paylaşımının yeni dönemde nasıl tanımlanacağı. ABD bir yandan İran ile savaşırken, diğer taraftan dikkatini Hint-Pasifik’ten ayıramıyor. Bu durumda Avrupa’da ABD’ye güvenmeden kendi güvenlik kapasitesi arttırmak zorunda. Tam bu aşamada 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek olan NATO zirvesinde Türkiye, ittifakın yeni güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri olduğunu ilan edecektir.


YORUMLAR