Doç. Dr. Levent Ersin ORALLI – 16 Temmuz 2026
15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini, demokratik meşruiyetini ve devlet egemenliğini hedef alan en kapsamlı kalkışmalardan biri olarak siyasal tarihteki yerini almıştır. Darbe girişimi, seçilmiş hükümeti devirmeye yönelik askerî bir müdahale ve devletin karar alma mekanizmalarına uzun yıllar boyunca sızarak alternatif bir otorite oluşturan yapılanmanın fiilî bir güç kullanımına başvurması bakımından klasik darbe girişimlerinden ayrılmaktadır.
Devlet kuramı açısından değerlendirildiğinde bu girişim, Max Weber’in tanımladığı meşru fiziksel güç kullanma tekeline doğrudan meydan okunması anlamına gelirken; egemenliğin tek merkezde toplanması ilkesini hedef almıştır.
Realist devlet kuramına göre uluslararası sistemde varlığını sürdürebilen devletler, öncelikle kendi kurumsal bütünlüklerini koruyabilen devletlerdir. Kenneth Waltz’ın yapısal realizmi ve Hans Morgenthau’nun klasik realizmi, devlet kapasitesi ile güvenlik arasında doğrudan ilişki kurmaktadır. Bu çerçevede 15 Temmuz sonrasında gerçekleştirilen kurumsal yeniden yapılanma, devlet kapasitesinin yeniden inşası süreci olarak değerlendirilmelidir.
Türk Devletinin Egemenlik Konsolidasyonu
Güvenlik bürokrasisinin yeniden organize edilmesi, komuta-kontrol zincirinin güçlendirilmesi, sivil denetim mekanizmalarının genişletilmesi ve kamu kurumları içerisindeki paralel yapılanmaların tasfiye edilmesi; devletin karar alma süreçlerinde birlik ve koordinasyonu artıran yapısal dönüşümler olarak okunabilir.
Türk devlet geleneğinde egemenlik bölünmez ve devredilemez bir ilke olarak kabul edilmiştir. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten günümüze kadar uzanan devlet anlayışında meşru otoritenin tek elde toplanması, siyasal istikrarın temel şartlarından biri olarak görülmüştür. Bu nedenle devlet hiyerarşisi dışında alternatif sadakat ağları oluşturan yapılanmalar, doğrudan doğruya devlet egemenliğini aşındıran yapılar olarak değerlendirilmiştir. 15 Temmuz sonrasında yürütülen yeniden yapılanma süreci, bu açıdan çift başlı yönetim riskini ortadan kaldırmaya ve anayasal egemenliği tek meşru otorite altında yeniden tahkim etmeye yönelik tarihsel bir kırılma noktası niteliği taşımaktadır.
Bu kurumsal dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, Türkiye’nin güvenlik doktrininde meydana gelen paradigma değişimidir. Geleneksel savunmacı güvenlik yaklaşımının yerini giderek “tehdidi kaynağında bertaraf etme” anlayışına dayalı proaktif güvenlik stratejisi almıştır. Uluslararası güvenlik literatüründe “ileri savunma” ve “proaktif caydırıcılık” olarak tanımlanan bu yaklaşım, tehditlerin ülke sınırlarına ulaşmasını beklemek yerine, oluştuğu coğrafyada etkisiz hâle getirilmesini esas almaktadır. Böylece Türkiye, güvenlik politikalarında stratejik çevresini şekillendirebilen bir aktör konumuna yönelmiştir.
Bu dönüşüm aynı zamanda “Yeni Türkiye” olarak kavramsallaştırılan devlet kapasitesinin güçlenmesiyle de ilişkilendirilmektedir. Buradaki temel unsur, dış yönlendirmelerden bağımsız karar alabilen, millî güvenlik önceliklerini kendi stratejik hesapları doğrultusunda belirleyebilen ve ulusal çıkarlarını sahada destekleyebilen bir devlet modelidir. Devlet aygıtındaki kurumsal bütünleşme, güvenlik bürokrasisinde koordinasyonun artması ve karar alma mekanizmalarının hızlanması, Türkiye’nin kriz yönetiminde daha yüksek hareket kabiliyeti kazanmasına katkı sağlamıştır.
Self-Help’ten Stratejik Otonomiye
Devlet kapasitesinin güçlenmesi, kamu yönetiminin etkinliği ve stratejik karar alma süreçlerinin rasyonelleşmesiyle de ölçülmektedir.
Nitekim Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Pençe serisi operasyonları ile sınır ötesi güvenlik konsepti kurumsallaşmış; Libya ve Karabağ sahalarındaki askerî ve teknik destek ise Türkiye’nin bölgesel güç projeksiyonunu önemli ölçüde artırmıştır.
Neorealist yaklaşımın temel kavramlarından biri olan “self-help” ilkesi, uluslararası sistemde devletlerin güvenliklerini öncelikle kendi imkânlarıyla sağlamalarını öngörmektedir. Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde ulaştığı yüksek yerlilik oranı, bu ilkenin pratik yansımalarından biri olarak değerlendirilebilir. Yerli ve millî savunma teknolojilerinin geliştirilmesi, dışa bağımlılığı azaltırken ambargo ve yaptırım girişimlerinin dış politika üzerindeki baskı kapasitesini de önemli ölçüde sınırlandırmıştır.
Savunma sanayiine yönelik gerçekleştirilen terör saldırıları bu stratejik dönüşümün önemini ortaya koymaktadır. Kritik kurumları hedef alan saldırılar, Türkiye’nin teknolojik bağımsızlık sürecini sekteye uğratmayı amaçlayan girişimler olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu saldırılar, beklenenin aksine devletin savunma sanayii yatırımlarını durdurmamış; kamuoyu desteğini ve kurumsal kararlılığı daha da güçlendirmiştir. Böylece güvenlik ile teknoloji üretimi arasındaki bağ daha görünür hâle gelmiş; millî teknoloji kapasitesi egemenliğin ayrılmaz unsurlarından biri olarak öne çıkmıştır.
Bu askerî ve teknolojik dönüşüm, Türkiye’nin dış politika kapasitesine de doğrudan yansımıştır. Suriye ve Irak’ta yürütülen operasyonlar, sınır güvenliğine yönelik tehditlerin azaltılması amacı taşırken; Libya ve Karabağ’daki destek politikaları bölgesel güç dengelerinde Türkiye’nin etkisini artırmıştır.
Devlet Kapasitesi, Güvenlik ve Bölgesel Güç
Uluslararası ilişkiler literatüründe askerî kapasite ile diplomatik etkinlik arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Devletler, müzakere masasında çoğu zaman yalnızca hukuki argümanlarıyla değil, aynı zamanda sahadaki fiilî güçleriyle etkili olabilmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin diplomatik manevra alanı, sahadaki kapasitesiyle paralel biçimde genişlemiştir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Karadeniz Tahıl Girişimi olmuştur. Rusya ile Ukrayna arasında yürütülen arabuluculuk süreci, küresel gıda arzının korunmasına önemli katkı sağlamış; Türkiye’yi uluslararası kriz yönetiminde güvenilir bir kolaylaştırıcı aktör konumuna taşımıştır.
Aynı dönemde Körfez ülkeleri ve Mısır ile geliştirilen normalleşme süreçleri ise dış politikada ideolojik katılıktan ziyade pragmatik ve çok boyutlu denge siyasetinin öne çıktığını göstermektedir. Stratejik otonomi yaklaşımı çerçevesinde Türkiye, farklı güç merkezleriyle eş zamanlı ilişki kurabilen ve krizlerde diyalog kanallarını açık tutabilen sayılı ülkelerden biri hâline gelmiştir.
Savunma ihracatındaki artış, turizm gelirlerinin yükselmesi, enerji diplomasisindeki etkinlik ve bölgesel ulaştırma koridorlarında üstlenilen roller birlikte değerlendirildiğinde, askerî kapasitenin jeo-ekonomik kazanımlarla desteklendiği görülmektedir. Böylece güvenlik, ekonomi ve diplomasi birbirini besleyen stratejik sütunlara dönüşmüştür.
Günümüz uluslararası sisteminde askerî güç sahibi olmak yeterli değildir; ekonomik direnç, teknolojik üretim kapasitesi ve diplomatik esneklik de ulusal gücün ayrılmaz bileşenleridir. Türkiye’nin son yıllarda izlediği strateji, bu unsurların eş zamanlı kullanılmasına dayanan bütüncül bir devlet kapasitesi inşa etme çabası olarak okunabilir.
Türkiye’nin Stratejik Bağımsızlık Devrimi
15 Temmuz hain darbe teşebbüsü, Türkiye açısından devlet egemenliğinin yeniden tahkim edildiği, kurumsal kapasitenin güçlendirildiği, savunma sanayiinin hız kazandığı ve dış politika araçlarının çeşitlendirildiği tarihsel bir dönüm noktası olarak değerlendirilebilir.
Devletin meşru otoritesine silah doğrultan her türlü girişim, demokratik iradeye ve millî egemenliğin bütünlüğüne yönelmiş bir tehdit niteliği taşımaktadır. Bu nedenle 15 Temmuz sonrasında gerçekleştirilen kurumsal dönüşüm, Türkiye’nin bağımsız karar alabilen, stratejik otonomisini güçlendiren ve ulusal egemenliğini daha sağlam kurumsal temeller üzerinde inşa etmeyi amaçlayan uzun vadeli devletleşme sürecinin önemli aşamalarından biri olarak değerlendirilebilir.




YORUMLAR