ABD merkezli yayın organlarından Responsible Statecraft’da, Abraham Anlaşmaları’nın bölgesel etkilerinin, Filistin meselesiyle kurduğu ilişkinin ve 2026 İran Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni jeopolitik dengelerin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Abraham Anlaşmaları’nın Filistin meselesini bölgesel normalleşme sürecinin dışında bırakmasının uzun vadede sürdürülebilir bir güvenlik düzeni oluşturamadığına dikkat çekilen analizde, Gazze’de yaşanan gelişmelerin de bu yaklaşımın temel zafiyetlerini ortaya çıkardığı ifade edildi.
Analizde ayrıca İran Savaşı’nın, anlaşmaların dayandığı Amerikan güvenlik garantilerinin sanıldığı kadar sağlam olmadığını gösterdiği ve İran’ın artık bölgesel güvenlik mimarisinin dışında bırakılamayacak bir aktör haline geldiği ve Abraham Anlaşmaları’nın artık uygulanamaz bir noktaya doğru ilerlediği kaydedildi.
İşte Responsible Statecraft’da yayınlanan analiz:
Abraham Anlaşmaları, onlarca yıl boyunca sonuçsuz kalan müzakerelerin başaramadığını gerçekleştirmeyi hedefliyordu.
Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşmeyi Filistin meselesinden ayıran bu yaklaşım, normalleşmeyi açık biçimde 1967 sınırları temelinde bir Filistin devletinin kurulmasına bağlayan 2002 Arap Barış Girişimi’nin temel ilkesini fiilen devre dışı bıraktı.

Anlaşmalar, bu prensibi tartışmayı ya da revize etmeyi amaçlamadı; aksine onu tamamen bir kenara bıraktı.
ABD’nin benimsediği bu yaklaşım, karşılıklı çıkar değişimine dayanıyordu.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn, uzun süredir İran’a karşı talep ettikleri güvenlik garantilerini elde ederken, İsrail ile askeri ve teknolojik iş birliği fırsatlarına da kavuştu. Fas ise Rabat’ın yıllardır talep ettiği Batı Sahra üzerindeki egemenliğinin ABD tarafından tanınmasını sağlayarak önemli bir diplomatik kazanım elde etti.
Sudan açısından ise öncelikli hedef, Washington’ın “teröre destek veren devletler” listesinden çıkarılmak ve ülkeyi uzun süredir ekonomik ve finansal açıdan kuşatan uluslararası izolasyonu sona erdirmekti. Sürece katılan her ülkenin kendine özgü talepleri vardı ve Washington bu taleplerin karşılanmasının siyasi maliyetini üstlenmeye hazırdı.
Anlaşmalara katılmayan ülkelerin yaklaşımı
Abraham Anlaşmaları’na katılmayı reddeden ülkelerin tutumu da en az katılanlar kadar dikkat çekiciydi.

Suudi Arabistan, temel ilkesinden taviz vermedi ve Filistin devletine giden açık bir yol haritası olmadan İsrail ile normalleşmenin mümkün olmadığını vurguladı. Riyad yönetimi, böyle bir geri adımın Arap ve İslam dünyasındaki konumuna vereceği zararın farkında olduğu için bu çizgisini korudu.
Katar ve Umman ise farklı jeopolitik hesaplarla hareket etti. Her iki ülke de bölgesel etkisini; ABD, İran ve diğer Orta Doğu aktörleriyle aynı anda iletişim kanallarını açık tutabilme kabiliyetinden alıyor.
Abraham Anlaşmaları’na katılmaları, bu diplomatik esnekliği zayıflatacak, hatta tamamen ortadan kaldırabilecekti.
Kuveyt ise anayasal ve siyasi ilkelerine bağlı kalarak, İsrail ile diplomatik ilişki kuracak son Arap ülkesi olacağını birçok kez açık şekilde ilan etti.
Filistin meselesinin geri plana itilmesi
Abraham Anlaşmaları yalnızca Filistin meselesini müzakere masasının dışına itmekle kalmadı; aynı zamanda bölgesel öncelikler arasında artık merkezi bir yer işgal etmediği mesajını da verdi.

Abu Dabi’den Rabat’a kadar uzanan normalleşme dalgasını izleyen Filistinli gruplar açısından ortaya çıkan tablo son derece açıktı: Arap dünyası yeni bir döneme giriyor, Filistin davası ise giderek marjinalleşiyordu.
Hamas’ın 7 Ekim saldırıları büyük ölçüde bu sürece yönelik şiddetli bir reddiye olarak okunabilir.
Filistinli silahlı gruplar, gelişmelerin Filistin meselesini hem bölgesel hem de uluslararası gündemin dışına iteceğine inanıyordu. Bu gidişatı durdurmanın tek yolunun, bölgeyi temelden sarsacak büyük bir şok yaratmak olduğunu düşündüler. Ancak ortaya çıkan sonuç, tüm bölgeyi etkileyen yıkıcı bir kriz oldu ve bunun en ağır bedelini Gazze ödedi.
Gazze’nin ortaya koyduğu gerçek
Yaşanan gelişmeler temel bir gerçeği gözler önüne serdi: Filistin meselesini bypass ederek kurulmaya çalışılan herhangi bir bölgesel düzen kırılgandır ve bu kırılganlık er ya da geç ortaya çıkar. Gazze’de yaşanan trajedi, bunun en acı ve en somut kanıtı oldu.

2026 İran savaşı ve stratejik dönüşüm
Ardından gelen 2026 İran Savaşı ve savaş sonrasında ortaya çıkan düzenlemeler, bölgesel dengelerde önemli bir değişimi ortaya koydu. Abraham Anlaşmaları’nın temelini oluşturan güvenlik garantilerinin başlangıçta düşünüldüğü kadar sağlam olmadığı anlaşıldı. İran’ı çevrelemeye yönelik önceki girişimlerin hedeflerine ulaşamadığı da net biçimde görüldü.

Savaş, İran’ın artık Orta Doğu’nun önde gelen güçlerinden biri haline geldiğini ve Basra Körfezi’nde oluşturulacak hiçbir güvenlik mimarisinin İran dışlanarak kurulamayacağını ortaya koydu. Böylece Abraham Anlaşmaları’nın en önemli stratejik gerekçelerinden biri de zayıfladı.
Bölgedeki müttefiklere güvenlik ve istikrar sağlayabilecek tek unsurun Amerikan güvenlik şemsiyesi olduğu yönündeki varsayım geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi.


