Fatih ÜNLÜ – 10 Temmuz 2026
Batı’nın son dönemdeki bize yönelişlerini ve övgülerini çok sık duymaya başlayınca, aklıma İsmet Özel ağabeyimizin “Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde” mısraı geliyor.
İsmet Özel’in 22 yaşındayken yazdığı Kan Kalesi Şiirinde geçen bu dizenin devamı şöyle:
Elbet bir hinlik vardır seni sevişimde
Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan
Saçlarıma bin küsür yalnızlığı takıp girdiğim şehre
İnsan varlığımızdan tuhaf tohumlar bıraksam
Günü geçmiş bir gazete, toprak bir çanak
Bir daha gelmem belki diye bir not bakır maşrapanın yanında
Şeytanlar da yürür benimle herhal ıslık çaldığım için
Bir şahan tüylerini döker ardımsıra
Artık bırakılmaktan yapılma bir adam sayılırım
Böğrümde kambur çocuklardan bir payanda…
Görüleceği üzere, İsmet abimiz şiirinde benim biraz sonra çıkaracağım sonuçlardan çok farklı şeyler söylüyor, şiiri mükerreren okumuş birisi olarak bunun fazlasıyla farkındayım. Ama ben yine de bu mısraı -şiirdeki çarpıcılığının yanı sıra- beklentili ve samimiyet sorunu olan sevgileri hatırlatan bir ses olarak algılamaktan da kendimi alıkoyamıyorum. Şayet bu yazdıklarımı okursa, İsmet abimiz alınmaz umarım.
Evet, sevgisinde hinlik olanlara tabiatıyla çok dikkat etmek gerekiyor. Muziplik desek neyse, neden olmasın, sevgi muzipçe de olabilir. Ama hinlik yaradılışça sevgi kavramına uymuyor. İnsan sevdiğini korumak ve onun sevgisini kazanmak için hainliğe sapmadan türlü akıl oyunları yapabilir vs. ama bizzat sevginin kendisinde hinlikler olması hayra alamet değil.
Bu mısraın aklıma çokça gelmesinin nedeni de şu sanırım. 60 yılı aşkın ömrümüzde Batı’nın, NATO’nun ve bu ittifakın önde gelen ülkelerinin bize olan sevgi ve ilgilerinde türlü hinliklerin bulunduğuna birçok kez şahit olmuşluğumuz.
Kıbrıs meselesi, PKK meselesi gibi konular hinlikler ve türlü zararlar gördüğümüz alanların başında geliyor elbette ama 30 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri dâhil çok geniş bir yelpazede NATO üyesi oluşumuzun ve onun içerideki uzantılarının birçok cerimesini çekmişiz. Bizi kendi ülkemizi yönetemez hale getirmişler. 1980 öncesinde Kıbrıs Barış harekâtında, afyon ekimi, ABD üslerinin kapatılması gibi konularda bir varlık göstermeye çalışan liderlere de ciddi bedeller ödetmişler.
NATO’nun faydaları da oldu denilirse, değerlendirilebilir ama çok büyük faturalar ödediğimiz kesin. Çünkü ülkeler, gruplar kendi çıkarlarına bakıyorlar. Bundan da öte, asıl o ülkede karar mekanizmalarını yönlendirebilen zümrelerin çıkarlarına bakıyorlar. Bizim de kendi perspektifimize odaklanmamız lazım.
Bizim NATO ile ittifakımızın getirdiklerini, götürdüklerini çok iyi anlamamız ve süreçten geleceğe yönelik dersler alabilmemiz hayati öneme sahip. Şimdi şartlar değişti denilirse, elbette bizim açımızdan çok güzel ilerlemeler var. Ama her alanda neyin ne kadar değiştiğinin öngörülebilmesi kolay değil.
Verilen Sözler
Benim NATO ile ittifakımızın tarihinden çıkarabileceğim ilk ders -somut gelişmelerle desteklenmiyorsa- verilen sözlerin öneminin çok az, hatta bazen hiç olmadığı yönünde. Asıl atılan somut adımlar önemli.
Biliyorsunuz, Yunanistan NATO’nun askeri kanadına Kenan Evren zamanında bu yöndeki vetomuzu kaldırmamızla yeniden girebilmişti. Ve karşılığında filli kazanımlar yerine sadece verilen sözler temel alınmış ve neticede somut hiçbir şey alınamadan bu büyük koz feda edilmişti. O süreç çok iyi yönetilse, şu anda Ege’de adaların silahlandırılması dâhil birçok önemli sorunu yaşamıyor olacaktık.
Sürecin hikâyesini Google aramanın yapay zekâ modunda verdiği bilgilerden de yararlanarak kısaca aktarayım:
Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında Ege’deki komuta-kontrol sorunlarını vs. gerekçe göstererek NATO’nun askeri kanadından çekilmiş.
Kenan Evren yönetimi de ABD’li generallerin baskı ve ricalarıyla 20 Ekim 1980’de (darbeden 1,5 ay sonra) Türkiye’nin vetosunu kaldırarak Yunanistan’ın dönüşüne onay vermiş.
Kenan Evren’in onayı karşılığında Atina’nın Ege’de Türkiye’ye karşı kuracağı askeri karargâhlardan vazgeçeceğine dair sözler verilmiş. Ama bu sözler tutulmamış. Çünkü…
Çünkü Kenan Evren, Ege’deki sorunları çözecek ve Yunanistan’ın sınırlandırmaları kabul edeceğine dair yazılı resmi bir garanti almak yerine, dönemin ABD generallerinin “asker sözü”ne istinaden vetoyu kaldırmış. 12 Eylül yönetiminin meşruiyet arayışı da süreçte etkili olmuştur hiç şüphesiz.
Sonradan verilen sözler ABD’li – Batılı çevrelere hatırlatılınca da ortada resmi bir taahhüt olmadığı için tabiatıyla hiçbir sonuç alınamamış.
Bir de şu husus çok önemli görünüyor: O dönem verilen asker sözlerinin yanı sıra dönemin NATO Avrupa Kuvvetleri Başkomutanı Orgeneral Bernard Rogers Türkiye’nin vetosunu kaldırması karşılığında Ege’deki komuta-kontrol sorunlarının çözüleceğine dair bir plan da hazırlamış. Plan göstermelik bir plan mıydı, yoksa işe yarayacak bir plandı da biz vetoyu kaldırınca mı uygulanmadı, detaylara bakmak lazım.
Fakat buradan rahatlıkla şunu söyleyebiliriz: Ortada verilen sözlerden öte bir faaliyet te yapılsa, bir adım da atılsa, asıl istenilen neticenin oluşması önemli. İstenilen amaç gerçekleşmiyorsa, arada ne olursa olsun, sonucu değiştirmez.
Kenan Evren’in ilerleyen yıllarda Yunanistan’ın tutumu karşısında “Bizi kandırdılar, bize verdikleri sözleri tutmadılar.” dediği de rivayet ediliyor.
Benzer bir şey Gorbaçov’un başına da gelmişti. 1990’da Moskova’ya yaptığı ziyarette ABD Dışişleri Bakanı James Baker’in Mihail Gorbaçov’a NATO askeri yetkisinin – kapsamının (jurisdiction) Doğuya doğru bir inç bile genişlemeyeceği sözünü verdiği kayıtlarda geçiyor. Helmut Kohl’un da benzer beyanları varmış. Ama verilen sözlerle ilgili resmi bir taahhüt ve belge olmadığı için sonuç ta ortada.
Fakat resmiyet kazanan şeyler çok önemli. Çünkü bağlayıcı bir yönü var. Bu çerçevede, NATO 36. Zirvesi Ankara Deklarasyonuna yer alan iki hususa dair gözlemlerimi aktararak yazımı bitireyim.
Ankara’da yapılan bir Zirvenin Deklarasyonda Hürmüz’le ve İran’ın nükleer silah sahibi olmamasıyla ilgili ifadelerin yer alması ve Ukrayna konusunun çok vurgulanarak yapılacak askeri malzeme yardımı meblağının iki yıl için her yıl 70’er milyar dolar olarak zikredilmesi her iki konudaki dengeli yaklaşımımızı ve arabulucu rolümüzü zayıflatabilir.
Bu biraz da bizim sonradan yapılacaklarımızla da ilgili ama neticede bu hususların Ülkemizde yapılan bir Zirvenin Deklarasyonunda kayda geçmiş olması da bir veri.
Önceki NATO Zirve Deklarasyonunda (Lahey – The Hague Deklarasyonu) İran konusu zaten yok, Ukrayna’ya destek konusu var ama genel ifadelerle yer alıyor.
Ankara Deklarasyonunda Ukrayna konusuyla ilgili geniş bir paragraf var. Arada şu hüküm de yer alıyor:
“Müttefikler, 2026 yılı için Ukrayna’ya 70 milyar avroluk askeri teçhizat, yardım ve eğitim taahhüdünde bulunur ve 2027 yılında da en az eşdeğer seviyeleri sürdürme konusundaki egemen taahhütlerini teyit ederler.”
“For 2026, Allies pledge €70 billion in military equipment, assistance and training for Ukraine and affirm their sovereign commitments to sustaining at least equivalent levels in 2027.”
Ben şahsen ne Ortadoğu’da ne de başka bir bölgede kimsenin nükleer silahlara sahip olmasını istemem ama bu bakış İran’ın yanı sıra İsrail dâhil tüm ülkeler için geçerlidir. Bazı uluslararası çevreler birilerine “Siz nükleer silahlara sahip olmayın.” diyorlar ama bu konuda adaletli, hikmetli bir yaklaşım da geliştiremiyorlar.
Diğer yandan, Deklarasyonda Ukrayna için 70 milyar dolar gibi büyük bir meblağın iki yıl için kayıt altına alınması, Ukrayna’daki savaşın bir süre daha sürdürülmek istendiği anlamına geliyor. Üstünlük kurarak süreçten istedikleri şartlara çıkma hedefini de gözetenler vardır ama savaşı alevlendirerek bu kolay değil.
Hatırlarsınız, biz de yazılarımızda bu konuları ele almıştık. Dileyen okuyucularımız sitemizde de yer alan “Ukrayna’da Barış Yakın mı?” “Bölgemizdeki Son Gelişmeler”, “İmha Edilen Füzeler” başlıklı yazılara bakabilirler.
Yanlış anlaşılmalara meydan vermemek ve doğru anlaşılmaya ipucu olması için, yazımızda hep Batı ve NATO dedik ama burada şunu belirtmekte fayda var: Batı tek olmadığı gibi, bu tür hinliklerin kaynağında da çoğunlukla Batı’da direksiyona yerleşmiş etkin, entrikacı ve çok güçlü grupların bulunduğuna dair emareler çok. Yoksa birey birey çok iyi, sözünü tutan insanlar Batı’da da çok, diğer yerlerde de çok.
Bir de -gerek ülkeler gerekse belirttiğimiz zümreler açısından- sürekli kendi isteklerini rehber sayan çarpık anlayış illaki Batı’da değil her tarafta olabilir. Hinliklere duyduğumuz antipati tabiatıyla tavırlara yönelik, bir coğrafyaya veya gruba değil. Biz Batıyla çok muhatap olduğumuz için orayı daha iyi biliyoruz. Yanlış herkes için yanlıştır.
Allah’a emanet olun. Cumanız mübarek olsun.



YORUMLAR