Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

Komünizm Bitti… Peki Mücadele Gerçekten Bitti mi?

Reşit Kemal AS – 06 Temmuz 2026

 

Bugün Türkiye’de yaşanan birçok siyasi tartışmayı, güvenlik politikalarını, devlet-toplum ilişkilerini ve kurumlar arasındaki güç mücadelelerini anlamaya çalışırken çoğu zaman yalnızca son birkaç yıla bakıyoruz.

Oysa bazı hikayeler bir seçimle başlamaz. Bir hükümetle başlamaz.

Bir darbeyle de başlamaz.

Bazı süreçler onlarca yıl boyunca farklı isimlerle devam eder. Türkiye’nin yakın tarihi de tam olarak böyledir.

Çünkü bazen tabelalar değişir. Kurumlar değişir.

İnsanlar değişir.

 

Ancak devletlerin güvenlik refleksleri ve güç mücadeleleri büyük ölçüde devam eder.

Bugün yıl 2026…

Peki gerçekten değişen nedir?

 

Soğuk Savaş’ın Türkiye’ye bıraktığı miras

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya iki kutuplu bir sisteme girdi.

Bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri. Diğer tarafta Sovyetler Birliği.

Bu yalnızca askeri bir rekabet değildi.

Ekonomik, kültürel, istihbari ve psikolojik savaşın aynı anda yürütüldüğü uzun bir dönemdi.

Türkiye ise coğrafi konumu nedeniyle bu mücadelenin tam merkezinde yer aldı.

Boğazlara hakimdi. Ortadoğu’ya komşuydu. Kafkasya’nın kapısıydı. Karadeniz’in kilidiydi.

Dolayısıyla yalnızca Türkiye’nin güvenliği değil, Batı ittifakının güvenliği de Ankara üzerinden şekillenmeye başladı.

 

Truman Doktrini ile başlayan yeni dönem

1947 yılında ilan edilen Truman Doktrini, Türkiye’nin dış politika yönünü belirleyen en önemli kırılmalardan biri oldu.

ABD, Sovyetler Birliği’nin etkisini sınırlamak amacıyla Türkiye ve Yunanistan’a ekonomik ve askeri destek vermeye başladı.

Bu destek yalnızca silah yardımı değildi.

Aynı zamanda yeni bir güvenlik anlayışının da başlangıcıydı.

Artık Türkiye, Batı güvenlik sisteminin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti.

 

NATO üyeliği yalnızca askeri bir karar değildi

1952 yılında Türkiye NATO’ya katıldı.

Kamuoyunda bu gelişme çoğunlukla askeri bir ittifak olarak değerlendirildi.

Oysa NATO üyeliği aynı zamanda istihbarat paylaşımı, psikolojik harp, sivil savunma, özel harp hazırlıkları ve kriz yönetimi anlayışının da dönüşümünü beraberinde getirdi.

Sovyet işgali ihtimaline karşı Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’de de olağanüstü senaryolar üzerine çalışan yapılar oluşturuldu.

Bunlardan biri Seferberlik Tetkik Kurulu’ydu.

Daha sonra Özel Harp Dairesi adını alan bu yapı, yıllar boyunca kamuoyunda en çok tartışılan kurumlardan biri oldu.

İtalya’da ortaya çıkan “Gladio” yapılanmasının ardından Türkiye’de de benzer tartışmalar başladı.

 

Ancak Türkiye’de bu döneme ilişkin birçok dosya hiçbir zaman bütünüyle aydınlatılamadı.

 

Komünizmle mücadele neden sadece devlet işi olmadı?

Soğuk Savaş yalnızca devletlerin savaşı değildi. Toplumların da savaşıydı.

Bu nedenle mücadele yalnızca orduda yürütülmedi. Üniversitelerde yürütüldü.

Okullarda yürütüldü. Gazetelerde yürütüldü. Derneklerde yürütüldü.

Gençlik teşkilatlarında yürütüldü. Dini çevrelerde yürütüldü.

1950’lerden itibaren kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleri bu dönemin en dikkat çekici oluşumları arasında yer aldı.

Bu derneklerde milliyetçiler de vardı. Muhafazakarlar da vardı.

Dindarlar da vardı.

Soğuk Savaş’ın psikolojisi toplumun her kesimine sirayet etmişti.

 

Çeşitli biyografiler ve araştırmalarda, Fethullah Gülen’in de gençlik yıllarında Erzurum Komünizmle Mücadele Derneği çevresinde bulunduğuna ilişkin bilgiler yer almaktadır. Bu konu farklı araştırmacılar tarafından ele alınmış olmakla birlikte, dönemin genel anti-komünist atmosferi içinde değerlendirilmektedir.

 

Sokakta başlayan savaş

1970’lere gelindiğinde artık mesele fikir tartışması olmaktan çıkmıştı.

Sağ ve sol gruplar arasında yaşanan şiddet olayları yüzlerce gencin hayatına mal oldu.

Üniversiteler bölündü. Mahalleler ayrıştı.

Kahvehaneler bile siyasi kimliklere göre ayrılır hale geldi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda acı bir gerçekle karşılaşıyoruz.

Ölen gençlerin büyük bölümü aynı ülkenin çocuklarıydı. Fakat birbirlerini düşman olarak görmeye başlamışlardı.

Bu durumun oluşmasında iç dinamiklerin yanı sıra uluslararası Soğuk Savaş atmosferinin ve ideolojik kutuplaşmanın da etkili olduğu yönünde çok sayıda akademik çalışma bulunmaktadır.

 

12 Eylül ve yeni düzen

1980 darbesiyle birlikte sokaktaki çatışmalar sona erdi. Ancak devletin güvenlik yaklaşımı değişmedi.

Sadece yöntem değişti. Toplum yeniden dizayn edildi. Siyasi partiler kapatıldı.

Sendikalar sınırlandırıldı. Yeni anayasa yapıldı.

Yeni bir toplumsal düzen kuruldu.

 

Komünizm bitti ama güvenlik dili bitmedi

1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldığında birçok kişi Soğuk Savaş’ın tamamen sona erdiğini düşündü.

Ancak güvenlik kurumlarının refleksleri kolay kolay değişmedi.

Bu kez yeni tehdit başlıkları ortaya çıktı. Terör…

Bölücülük… İrtica… Organize suç… Uyuşturucu… Siber güvenlik…

Algı operasyonları…

 

Sosyal medya…

Her dönemin kendi güvenlik kavramı vardı.

Ancak güvenlik merkezli bakış açısı büyük ölçüde devam etti.

 

Susurluk, 28 Şubat ve derin devlet tartışmaları

1996 yılında Susurluk kazası yaşandı.

Tek bir trafik kazası Türkiye’nin onlarca yıldır konuştuğu ilişkileri görünür hale getirdi.

Devlet… Siyaset… Emniyet… Yeraltı dünyası…

Bu dört yapı ilk kez bu kadar yoğun biçimde aynı cümlede konuşulmaya başlandı.

Bir yıl sonra ise 28 Şubat süreci yaşandı.

Bu kez güvenlik söyleminin merkezinde “irtica” vardı.

Siyasi iktidar, medya, yargı ve asker arasındaki ilişkiler uzun yıllar boyunca tartışıldı.

 

2000’li yıllar: Yeni güç merkezleri

2000’li yıllar Türkiye’nin devlet yapısında önemli değişimlerin yaşandığı dönem oldu.

 

Gülen yapılanmasının eğitimden yargıya, emniyetten bürokrasiye kadar birçok alanda etkili olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek arttı.

Ardından Ergenekon ve Balyoz davaları geldi.

İlk yıllarda bu süreçler demokratikleşme olarak sunuldu.

Fakat ilerleyen yıllarda deliller, soruşturmalar ve yargılamalar ciddi biçimde tartışıldı; birçok hüküm bozuldu.

Bu dönem, devlet içerisindeki güç mücadelelerinin en görünür evrelerinden biri olarak hafızalara kazındı.

 

15 Temmuz’un ardından

15 Temmuz 2016, Cumhuriyet tarihinin en ağır kırılmalarından biri oldu.

Darbe girişiminin ardından devlet kurumlarında kapsamlı tasfiyeler gerçekleştirildi.

FETÖ ile bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıda kişi kamu görevinden çıkarıldı.

Ancak süreç boyunca farklı çevreler tarafından şu soru da gündeme getirildi:

Boşalan kadrolar hangi ölçütlerle dolduruldu ve yeni sistem nasıl şekillendi?

Bu soru, kamuoyunda zaman zaman tartışılmaya devam etmektedir.

 

Değişen isimler, benzer yöntemler mi?

Bugün artık kimse “komünizm tehlikesi”nden söz etmiyor.

Ancak toplumu tehditler üzerinden tanımlayan güvenlik dili farklı başlıklarla yaşamaya devam ediyor.

Dün komünizm deniyordu. Sonra irtica.

Sonra bölücülük. Sonra terör.

Bugün ise hibrit savaş, dezenformasyon, dijital propaganda ve sosyal medya operasyonları konuşuluyor.

Elbette her dönemin kendine özgü güvenlik sorunları vardır ve bunların tamamını tek bir kalıba indirgemek doğru olmaz.

Ancak geçmişe bakıldığında, toplumun kutuplaşmasının, güvenlik eksenli siyasal söylemlerin ve devlet içindeki güç mücadelelerinin farklı dönemlerde farklı biçimlerde tekrar ettiği de inkar edilemez.

 

 

Bugün tartışmamız gereken mesele sadece geçmiş değildir. Devlet gerçekten sadece hukukla mı güçlenir?

Yoksa dönemsel tehdit algıları üzerinden sürekli yeniden şekillenen yapılarla mı?

Ve en önemlisi…

Devlet, millet ve hukuk arasındaki denge nasıl korunabilir?

 

Bugün herkes “yerli” olduğunu söylüyor. Herkes “milli” olduğunu söylüyor.

Peki gerçekten milli olan kim? Devleti seven mi?

Milleti seven mi? Hukuku savunan mı?

Yoksa güç dengesi değiştikçe yön değiştirenler mi?

Belki de cevabını aramamız gereken en önemli soru budur. Çünkü tarih bize şunu öğretiyor:

Geçmişle yüzleşmeyen toplumlar, aynı hataları farklı isimlerle yaşamaya devam eder.

Yıl 2026…

Ve hala geçmişin gölgesinde bugünü tartışıyoruz.

Bu da üzerinde en çok düşünmemiz gereken gerçeklerden biridir.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER