Doç. Dr. Levent Ersin ORALLI – 21 Haziran 2026
Coğrafyamız, son yarım yüzyıldır güvenlik ikilemlerinin, vekâlet savaşlarının ve karşılıklı tehdit algılarının şekillendirdiği bir jeopolitik laboratuvar görünümündedir. Bu nedenle ABD ile İran arasında ortaya çıkan ve 14 maddelik mutabakat metniyle somutlaşan yeni diplomatik süreç, bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden tasarlanmasına yönelik tarihsel önemde bir kriz yönetimi hamlesidir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe uzun süredir tartışılan temel sorunlardan biri, çatışmaların nasıl başladığından ziyade nasıl sonlandırılacağıdır. Tarih göstermektedir ki savaşları başlatmak çoğu zaman kolay, ancak onları sürdürülebilir bir barışla sonuçlandırmak son derece zordur. Özellikle tarafların birbirini varoluşsal tehdit olarak algıladığı krizlerde, diplomatik çözüm üretmek askeri zafer kazanmaktan daha fazla siyasi cesaret gerektirir.
Bölgesel Dengenin Yeniden İnşası
ABD ile İran arasındaki mevcut süreç tam da bu nedenle dikkat çekicidir. Mutabakat metni incelendiğinde, tarafların çatışmayı üreten yapısal sebepleri ortadan kaldırmaya çalıştıkları görülmektedir. Güç kullanımının sona erdirilmesi, ekonomik yaptırımların kaldırılması, deniz ticaret yollarının açılması, dondurulmuş fonların serbest bırakılması, nükleer faaliyetlerin uluslararası denetime tabi tutulması ve nihayetinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi güvencesinde bağlayıcı bir anlaşmaya ulaşılması hedefi, kapsamlı bir normalleşme perspektifine işaret etmektedir.
Realist yaklaşım, devletlerin öncelikle güvenliklerini koruma ve hayatta kalma amacıyla hareket ettiğini savunur. Bugün hem Washington hem de Tahran açısından uzun süreli bir çatışmanın maliyeti giderek artmaktadır. ABD açısından bölgesel istikrarsızlığın enerji piyasalarına etkisi, küresel ekonomik dengeler üzerindeki baskısı ve askeri yükü önemli bir sorun oluşturmaktadır. İran açısından ise yaptırımların ekonomik maliyetleri, uluslararası izolasyon ve iç ekonomik baskılar sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Dolayısıyla tarafların müzakere masasına yönelmesi, realizmin öngördüğü rasyonel maliyet-fayda hesabının doğal sonucudur.
Ancak sürecin yalnızca realizmle açıklanması eksik kalacaktır. Çünkü taraflar aynı zamanda Birleşmiş Milletler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ve çok taraflı denetim mekanizmaları üzerinden kalıcı bir çerçeve oluşturmaya çalışmaktadır. Bu durum liberal kurumsalcılığın temel varsayımını doğrulamaktadır. Liberal kurumsalcılığa göre uluslararası kurumlar, devletler arasındaki güvensizliği azaltır, bilgi akışını kolaylaştırır ve iş birliğini teşvik eder. Nükleer faaliyetlerin uluslararası denetime açılması ve yaptırımların belirli takvimler çerçevesinde kaldırılması gibi düzenlemeler, tam da bu mantığın ürünüdür.
Yeni Ortadoğu’nun Yol Haritası
Ortaya çıkan tablo, tarafların savaşı kazanmaya değil, savaştan çıkmaya çalıştığını göstermektedir. Modern diplomasi tarihinde kalıcı başarılar çoğu zaman tarafların kendi kamuoylarına anlatabilecekleri makul uzlaşmalardan doğmuştur. Soğuk Savaş boyunca ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki silah kontrol anlaşmaları, Camp David süreci veya Kuzey İrlanda Barış Anlaşması bunun önemli örnekleri arasında yer almaktadır. Bugün ABD ve İran arasında şekillenen süreç de benzer şekilde kontrollü gerilimden kontrollü normalleşmeye geçiş arayışını temsil etmektedir.
Bununla birlikte barış süreçlerinin en kırılgan noktası çoğu zaman müzakere masasında oturan taraflar değil, masanın dışında kalan aktörlerdir. Kriz yönetimi literatürü, çatışmaların çözüm aşamasında süreçten çıkarları zarar görecek aktörlerin devreye girebildiğini göstermektedir. Tarihte birçok barış girişimi, süreci kendi stratejik hedeflerine aykırı gören üçüncü tarafların müdahalelerinden dolayı başarısızlığa uğramıştır.
Ortadoğu’da Statükoyu Korumak İsteyen Kim?
Bu bağlamda İsrail’in söz konusu sürece mesafeli yaklaşmasının belirli stratejik gerekçeleri bulunmaktadır. İsrail güvenlik doktrini uzun yıllardır İran’ı bölgedeki en önemli tehditlerden biri olarak tanımlamaktadır. İran’ın nükleer kapasitesi, bölgesel nüfuzu ve vekil aktörlerle kurduğu ilişkiler, Tel Aviv’in güvenlik algısının merkezinde yer almaktadır. Dolayısıyla ABD ile İran arasında kapsamlı bir normalleşmenin gerçekleşmesi, İsrail’in uzun yıllardır inşa ettiği tehdit tanımını ve buna dayalı güvenlik mimarisini yeniden değerlendirmesini gerektirebilir.
İkinci olarak, İran ile Batı dünyası arasında ekonomik ve diplomatik ilişkilerin normalleşmesi, bölgesel güç dengelerinde önemli değişiklikler yaratabilir. Yaptırımların kaldırılmasıyla ekonomik olarak güçlenen bir İran, bölgesel nüfuzunu artırabilir. İsrail açısından mesele yalnızca askeri değil, aynı zamanda jeopolitik ve stratejiktir. Bu nedenle bazı çevrelerin süreci yavaşlatmaya veya sabote etmeye çalışması sürpriz olmayacaktır.
Üçüncü ve belki de en önemli husus, Ortadoğu’da uzun yıllardır güvenlik politikalarının büyük ölçüde İran tehdidi ekseninde şekillenmiş olmasıdır. Eğer Washington ile Tahran arasında kalıcı bir uzlaşma sağlanırsa, bölgesel siyasetin temel parametreleri değişebilir. Bu durum bazı aktörler için yeni fırsatlar üretirken, bazıları için mevcut stratejik avantajların aşınması anlamına gelebilir.
Ancak bütün bu risklere rağmen diplomasiye alternatif olarak sunulan seçeneklerin çok daha maliyetli olduğu açıktır. Yeni bir bölgesel savaş; enerji arz güvenliğini, küresel ticareti, deniz ulaşımını ve bölgesel istikrarı ağır biçimde sarsacaktır. Ortadoğu’nun bugün ihtiyaç duyduğu şey yeni cepheler değil, yeni uzlaşı mekanizmalarıdır. Enerji koridorlarının güvenliği, ekonomik kalkınma, kitlesel göçlerin önlenmesi ve toplumsal refahın artırılması ancak istikrarlı bir güvenlik mimarisiyle mümkün olabilir.
Bu nedenle ABD ile İran arasında başlayan diplomatik süreç Ortadoğu’nun savaş merkezli güvenlik anlayışından iş birliği merkezli güvenlik anlayışına geçip geçemeyeceğinin de sınavıdır. Eğer taraflar bu mutabakatı kalıcı ve bağlayıcı bir anlaşmaya dönüştürebilirse, ortaya çıkacak sonuç yalnızca Washington ve Tahran’ın değil, bütün bölgenin geleceğini etkileyecektir.


YORUMLAR