Adem KILIÇ – 15 Haziran 2026
İran’ın sözde nükleer programı etrafında başlayan savaş, geride kalan 100 günden fazla bir sürenin ardından artık, güvenlik doktrinlerinin sorgulandığı, bölgesel güç dengeleri ve uluslararası sistemdeki caydırıcılık mimarisini sarsan geniş bir mücadele çerçevesine evrildi.
ABD’nin hedefleri ve denetim baskısı ile İran’ın “varoluşsal bir güvenlik sorunu” olarak tanımladığı süreçte yaşananlar ve bu süreçte giderek artan derin ayrışma, olası bir mutabakatın da giderek daha imkansız hale geldiğini gösteriyor.
Peki taraflar arasında uçurum oluşturan talepler ne ve neden Hürmüz’de bir savaş olmadan kalıcı bir müzakere mümkün görünmüyor?
Nükleer program
İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması fikri, sahadaki hem askeri hem de teknik gerçeklikler nedeniyle uygulanabilir görünmüyor.
Zira; Washington’un müzakerelerde ortaya koyduğu çerçeve, İran’ın tüm nükleer altyapısını ortadan kaldırmasını ve süresiz biçimde uzun menzilli füzeler dahil olmak üzere, silah geliştirmeme taahhüdü vermesi üzerine kurulu.
Ancak bunun nasıl doğrulanacağı ve kalıcı hale getirileceğine dair yol haritası belirsiz ve İran, bu durumu, Libya ve Irak örnekleri üzerinden değerlendirerek “ulusal güvenlik” meselesi olarak görüyor.
Yani asıl sorun, ABD’nin önerdiği denetim mekanizmasının sürekliğinin sağlanması ya da işletilmesinden çok, İran’ın bunu “ulusal güvenlik” meselesi olarak görmesi olarak öne çıkıyor.
Nitekim İran, geçmişte de nükleer silah üretmediğini defalarca ilan etmesine rağmen, yaklaşık 50 yıldır yaptırımlar altında tutuluyor ve bu nedenle, “güvenliğini tesis edecek” bir caydırıcılıktan geri adım atmasının şartları değiştirmeyeceğini düşünüyor.
Bu nedenle “taahhüt” temelli bir yapı, sahada karşılığı zayıf bir siyasi deklarasyondan öteye geçmeme potansiyeli taşıyor.
Öte yandan ABD’nin önerdiği model, 2019’da Trump tarafından tek taraflı olarak iptal edilen anlaşma dönemindeki sınırlamalara kıyasla daha gevşek ve daha az doğrulanabilir bir yapıya işaret ediyor.
Bu da utabakatı teknik olarak daha da kırılgan hale getiriyor.
Zenginleştirilmiş uranyum
İran’ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokları, sürecin en kritik ve çözümsüz başlıklarından birisi.
Bu materyalin önemli kısmının korunaklı ve derin tesislerde bulunması, ABD’nin sahada “geri alma” kapasitesini ciddi biçimde sınırlandırıyor.
ABD’nin seçenekleri, bu materyalin yerinde seyreltilmesi ya da uzun vadeli denetimle kontrol edilmesi arasında sıkışmış durumda.
Her ne kadar Trump geçtiğimiz günlerde, “yerinde seyretilerek ortadan kaldırılacak” açıklaması yapsa da, İran’ın uranyumun saldırılar sırasında yeraltında kaldığını iddia ediyor olması, süreci daha da karmaşık bir hale getiriyor.
Bu nedenle ABD’nin “tam tasfiye” iddiası ile sahadaki gerçeklik tam anlamı ile uyuşmuyor.
Dondurulmuş varlıklar
İran’ın dondurulmuş dış varlıklarının serbest bırakılması meselesi ise, ABD iç siyasetinde ve İsrail ile ilişkilerinde ciddi bir kırılma noktası üretiyor.
Diğer yandan ABD, resmi söylemde “nakit transferi” yapılmayacağını ilan ederken, İran ise tüm dondurulmuş varlıkların “nakit olarak iadesini” istiyor.
ABD içerisindeki bazı çevreler ve özellikle İsrail ise, İran’a nakit olarak verilecek olan bu varlıkların, İran yönetimi tarafından silahlanma için kullanılacağını iddia ederek, gerçekleşmemesi için Trump’a baskı yapıyor.
Yani Trump yönetiminin burada yürüttüğü söylem de, teknik gerçeklik ile politik algı arasında bilinçli sıkışmış durumda.
Süreç Trump’ın “İran’a taviz verdiği” algısı üzerinden de, özellikle İsrail tarafından “kabul edilemez” olarak nitelendirilerek baltalanmaya çalışılıyor.
Hürmüz Boğazı
Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol meselesi ise aslında savaştan önce yürütülen Cenevre görüşmelerinde masada dahi olmayan, ancak şu anda nükleer müzakerelerin ötesine geçen jeostratejik bir güç alanı haline dönüşmüş durumda.
İran’ın bu bölgedeki baskı kapasitesi, yalnızca enerji akışını değil, küresel ticaret güvenliğini de doğrudan etkileyebilecek bir caydırıcılık üretiyor ve İran bu şekilde, kendisine yapılan saldırıların maliyetini küresel aranaya yayarak büyük bir baskı unsuru oluştuyor.
İşte bu “gücü” farkeden İran’ın, aynı yolu yeniden izlemeyeceğinden asla emin olamayacak bir ABD, artık diplomatik bir anlaşmayla bu stratejik baskı aracını tamamen devre dışı bırakamayacağını da aslında biliyor.
Trump, bir Hürmüz koalisyonu kurmak için yaptığı çağrılara cevap alamadığı ve sahadaki askeri gerçeklikte, Hürmüz’deki bir operasyonun facia ile sonuçlanabileceğini anladığı için, Hürmüz’ü savaşın başladığı 28 Şubat öncesi pozisyonuna geri getirmeye çalışıyor.
Ancak diğer yandan da, İran’ın bundan sonra, aynı yolu yeniden izlemesini engellemek için uzun vadeli askeri stratejileri gözardı etmiyor.
Zira; bu tür bir kontrol mekanizmasının kalıcı olarak ortadan kalkması, ancak çok daha geniş ölçekli bir güç değişimiyle mümkün olabilir.
Dolayısıyla Hürmüz Boğazı’nın “savaşsız normalleşmesi” varsayımı, mevcut güç dengeleri içinde zayıf bir ihtimal olarak görünüyor.
Vekil gruplar
İran’ın bölgesel etki ağını oluşturan vekil yapıların tamamen finansal ve operasyonel olarak kesilmesi, teoride mümkün görünse de pratikte doğrulanması son derece zor bir hedef olmaya devam ediyor.
Bu yapıların dağınık, yarı özerk ve farklı coğrafyalara yayılmış olması, ABD’nin kontrol kapasitesini sınırlıyor ve ABD saldırıları sırasında da cephelerin çoğalmasına neden olarak saha gerçekliğini değiştirme potansiyeli taşımaya devam ediyor.
Diğer yandan; iki yıldan fazla bir süredir İsrail’in, Gazze’de ABD desteği ile yaptığı katliamlara ve büyük askeri üstünlüğüne rağmen ortadan kaldıramadığı Hamas ve benzer şekilde Lübnan’da yıldıramadığı Hizbullah örnekleri, meselenin sadece İran’ın desteğini kesmesinin çok ötesine geçtiğini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Sonuç
Genel tablo, ABD’nin İran’la yürüttüğü mutabakat çerçevesinin, sahadaki güç dengelerini kökten değiştirmekten ziyade yönetmeye çalıştığını gösteriyor.
Nükleer programın tamamen ortadan kaldırılması, uranyum stoklarının kontrolü, finansal varlıkların serbest bırakılması ve Hürmüz’deki gibi etkilerin sınırlandırılması başlıklarının tamamı üzerine müzakereler, yüksek doğrulama ve düşük güven ortamında ilerliyor ve yukarıda da detayları ile açıkladığım üzere tam bir uzlaşı imkansıza yakın görünüyor.
Gelinen noktada; ABD her ne kadar İran’a büyük zarar verse de İran, hem coğrafi konumu hem de asimetrik güç kapasitesi nedeniyle, baskı altında dahi stratejik esnekliğini koruyabilen bir aktör konumunda olduğuna dair güçlü bir şekilde masada olmaya devam ediyor.
Buna karşılık ABD ise, askeri kapasite üstünlüğüne rağmen, hem iç bölünmeler hem de, İsrail’in yayılmacı politikalarını engelleyemeyen bir aktör olarak, tek taraflı dayatma kapasitesinden uzak görünüyor.
Bu çerçevede ortaya çıkan denge, ABD açısından kalıcı bir zafer üretmekten çok, yönetilen bir risk ve ertelenmiş bir kriz alanı yaratmak üzerine kurulu görünüyor ve ne kadar ertelenirse ertelensin, Hürmüz’de bir savaş yaşanmadan gerçek bir anlaşmaya varılamayacağı net bir şekilde görünüyor.
Herşeye rağmen imzalanacak bir ön mutabakat metninin ise, krizi ötelemekten fazla birşey yapamayacağı ve ortaya konulacak olan 60 günlük süreç dolmadan yeniden savaşa dönüleceğini söylemek zor görünmüyor.


YORUMLAR