Doç. Dr. Kemal OLÇAR – 03 Mayıs 2026
İran-ABD arasında başladığı iddia edilen ya da devam ettiği varsayılan görüşmeler teknik anlamda uluslararası ilişkilerde “müzakere”dir. Burada asıl olan “görüşmelerin” askeri, siyasi, ekonomik ve hatta sosyal ilişkilerin sürdürülmesi anlamına gelmesidir. Tüm tarafları memnun edecek bir formül var mıdır? Bu vakada zor gibi gözüküyor… Çünkü müzakere denilen olgu öncelikle “yapısal” tartışmak ve farklı dillerde de olsa aynı şeyi konuşabilmek demektir. Diğer taraftan “ilişkilerin sürdürülmesi sanatıdır” ve “iyi niyet” göstergesidir.
Gerçek müzakereler derin görüşmeler yapmayı gerektirir ve aslında ileri derecede uzmanlık alanıdır. Kültürel ve hukuki farklılıklar, inanç ve değerlere hassasiyet, siyasal öncelikler, ekonomik sistemler ve kalkınma stratejilerindeki ayrılıklar dikkate alınarak, çalışmalar cerrah titizliğinde ince ve detaylı yapılmalıdır. Samimi ve iyi niyetli olan barış müzakerelerinden önce bir çerçevenin ortaya konulması gerekmektedir. Bu “ön kabul” anlaşmasında öncelikle birkaç maddelik temel prensip olmalıdır.
Özellikle taraflar arasında iyi niyet, güven ve şeffaf iletişim durumunu düzenleyen mutabakat zaptı veya ön kabul anlaşması taraflar arasında karşılıklı saygıyı ortaya çıkarmalıdır. Görüşmeler sırasında gerek görevlendirilen heyetlerin denkliği gerekse kullanılan diplomatik dil açısından mütekabiliyet formu görüşmelerin en sorunlu kısımlarını bile yumuşatabilecektir. Buna göre;
- Taraflar birbirlerine karşı dürüst ve şeffaf davranacaktır.
- Yanlış anlaşılmalar durumunda doğrudan iletişim kurulacaktır.
- Güven zedeleyici davranışlardan kaçınılacaktır.
- Taraflar, karşılıklı iyi niyet çerçevesinde hareket etmeyi taahhüt eder,
şeklinde bir yazılı metin her şeyi baştan değiştirebilir. Bu anlaşma hukuki bağlayıcılıktan ziyade, tarafların karşılıklı samimiyetini güçlendirmesi açısından oldukça önemlidir. Sorunları biriktirmeden ve sınırları belirleyerek saygı çerçevesinde ilerleme sağlanmalıdır.
Masadaki duruma gelince yani müzakerenin icra safhasında taraflar birbirlerini çeşitli taktiklerle ölçmeye çalışırlar. Çatışmacı gruplar karşı tarafı bölerek aralarında ihtilaflar çıkarmak isteyebilirler. Bu durumda bütünlük bozulur ve gelen teklifler arasında bir taraf için en kötünün seçilmesi durumu ortaya çıkabilir. Tarafların kartlarında yer alan hususların sertliği (kırmızı çizgiler) gruplarca manipüle edilebilir ve bu durumda da beklenen hasıla alınmaz.
Ortaya konan teklifler karşısında her iki taraf ya da tek taraf sessiz kalabilir. Sessizlik “zımni onay” şeklinde kabul edilirse şerhli kabul durumu meydana gelebilir. Diğer bir yaklaşım da arabulucunun karşı tarafın mecburen kabul edebileceği bir sıfat yüklemesidir. Bu görüş, genellikle uymaktan kaçınamayacakları bir özellik atfederek müzakere boyunca uzlaşmacı bir tutum sergilemelerine sebep olacağı varsayımı üzerine inşa edilmektedir. Örneğin “siz ve halkınız sürekli barışı destekleyen oldukça kadim topluluklarsınız, medenisiniz, tüm insanlığa barışı hediye etmiş insanlarsınız” şeklindeki söylemlerden taraflarınuzak kalması oldukça zordur. O yüzden barış için her şey yapılabilir ve tavizler verilebilir.
Müzakerede avantajlı taraf ise genellikle alternatifleri olan taraftır. Yani bir grubun farklı alternatif ve tercihleri varsa istenmeyen teklifler geldiğinde masadan ayrılma şansı daha yüksek olacak ve boyun eğme durumu ortadan kalkacaktır. Yani müzakere sonucu en iyi alternatifin ne olduğunu bilmek görüşmeleri daha olumlu süreçte götürecektir. Yine eylem ve söylem bazında tutarlı taraf müzakerenin lehinde sonuçlanmasını sağlayabilir ve bilgiye erişim olanakları görüşmelerin sonucunu etkileyebilir.
Karşı tarafın hassas yönleri, kurumsal kültür kodları, önemsediği/önemsemediği konular, müzakere taktikleri vb. konularda yeterli bilgiye sahip kesim müzakereyi yöneten konumda olacak ve diğer tarafı yönlendirebilecektir. Son tahlilde sahanın gerçekliğini doğru okuyabilen taraf blöf yerine pratiği masaya yatırarak tepkiyi ölçer ve başka bir şans vermez. Hatta masada oturma düzenini bile bu olgu üzerine inşa eder. Bu çerçevede;
İran;
- Halk; kenetlenmiş ve muhalifler bile “önce vatan” “sonra rejim” der, gıda biterse ot yeriz ot bulamazsak “olanı” yeriz durumundadır,
- Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi; diplomasiyi, ustalıkla kullanır, bölgesel ittifakları güçlendirir ve Putin’i bile ikna eder,
- İslami Şura Meclisi Başkanı Muhammed Bakır Galibaf; yerini bilir, olması gereken yerde olur ve dik durur,
- Dini Lider Müçteba Hamaney; ölüsü ve dirisi bile İsrail’e ayar verir,
- Devrim Muhafızları Ordusu; savaş biz bitti demeden bitti demez, ablukaya devam eder, nükleeri tartışmaz,
- İran Savunma Sanayi; balistik füze, kamikaze drone, seyir füze üretimine devam eder,
- İran Sermaye Grupları: hala ülkede ve kaçmayı düşünmez.
ABD;
- Halk; dünyadan haberi yok, yarısından çoğu İran’ın yerini haritada gösteremez, çoğu şımarmış, insancıllığını yitirmiş, tüketim ve sömürme halkın kültürel ve genetik kodu haline gelmiş, İran Savaşını lüks araçlarına koydukları yakıta indirgeyecek kadar sığ,
- ABD Başkanı Donald Trump; söylem sarhoşu, tutarsız, dengesiz, MOSSAD’ın esiri, başı içeride de belada,
- Pentagon; siyasetçilerin kararsızlıklarından dolayı çıldırmış durumda, çok sayıda istifa var, savaşın operatif ayağını tamamlayıp kendini ispatla meşgul,
- CIA; MOSSAD’ın yan kuruluşu durumunda, özgünlüğünü yitirmiş ve gerçek veri üretemiyor,
- ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio; şaşkın ve itibarını yitirmiş,
- Savaş Bakanı Pete Hegseth; alaycı, arkasındaki güce güveniyor, taktik, operatif, stratejik ve politik açıdan yetersiz, Yankeeler için büyük bir şanssızlık, Bakanlığına hakim değil, Trump’dan ziyade başka güçler tarafından görevlendirilmiş gibi,
- Medya; kutuplaşmış ve prestijini kaybetmiş, Trump sevdalıları tembel ve iliştirilmiş gazetecilere hala referans olmaya devam ediyor,
- Derin ABD; bazılarına küreselciler şeklinde takdim ediliyor ve mutlak güç olarak görülüyor, “onlar yapmışsa vardır bir bildikleri” tezi çaresiz Amerikan Muhiplerinin tutundukları tek dal olmaya devam ediyor,
- Tek kutup ABD; zemin kaybediyor, fiziksel ve sert güç işe yaramıyor, bu yüzden B planları yok, ışık görmüş tavşan gibi bakakalmış durumdalar,
- Yumuşak ABD; demokrasi, modernizm, insan hakları, self-determinasyon, sekülerizm söylemleriyle tüm dünyada iş birliği yapacak hain bulmakta zorlanıyor,
İsrail;
- Halk; bitap düşmüş ve var olmak ile büyümek arasında yaşamayı tercih etse bile siyonizmin esiri konumunda sessizce sığınaklarda göz yaşı döküyor,
- Siyonizm; çöküşünü görüyor ve saldırmaktan başka çaresi olmadığının farkında,
- Katil Netanyahu; aslında ölü bir adam, son günlerini yaşıyor, giderayak siyonist tarikata sadakatını ispatlamaya çalışıyor,
- Radix Yahudiler (Smotriç ve Ben Gvir); sahipleri öldüğünde onlar da ölecek ve siyonizm bittiğinde İsrail bitecek, vatansız Yahudiler dönemi başlayacak, ancak Mısır’dan çıkış efsanesi yeniden gerçekleşmeyecek, bu aktörler geçmişte Kızıldeniz’den kurtulmuş olsa da Akdeniz ikiye bölünüp içinden geçemeyecekler,
- Arz-ı Mevud Tezi; İran’da bile çöktü, Türkiye ayağını düşünecek siyasi, askeri, akademik ve teokratik insan YOK.
Dolayısıyla masada “it dalaşı” devam edecek, sahada İsrail ve ABD kurşun askerleri hedef net olmayınca kararsız atomlar (bir atomdaki proton sayısı çok fazla olursa)gibi ortalıkta dolaşmaya devam edecek ve çekirdeği (Pentagon) zamanla dağılma eğilimi gösterecektir. Bu durumda Amerikasız bir dünya kurulması düşün dünyası kısıtlı ve “Yankeesiz” yaşam paradigması olmayan entelijansiya/aydın yerine Ortadoğu/Asya/Pasifik/İslam coğrafyalarının ihmal edilmiş düşünürlerine mi kalacak? Yeni bir hegemonik “Pax” kurulmadan insanlık elini çabuk tutmalı…


YORUMLAR