Reşit Kemal AS – 27 Ocak 2026
Dış politika bazen söylenenlerle değil, yapılan hamlelerin kime alan açtığıyla anlaşılır. Haritaya değil zamana bakmak gerekir. Adımların sırasına, hedeflerin kimleri rahatlattığına… Trump’ın Ortadoğu politikası da tam olarak böyle okunmalı. Dikkatli bakıldığında tablo netleşiyor: Bu hamlelerin ortak paydası, İsrail’in önünü açmak.
Trump döneminde Ortadoğu’da yaşananlar bir “kopuk kararlar” zinciri değildi. Aksine, birbirini tamamlayan ve belirli bir stratejik hattı takip eden hamlelerdi. Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması, Golan Tepeleri kararı, Filistin meselesinin uluslararası hukuk zemininden çıkarılıp “güç dengeleri” meselesine indirgenmesi… Bunların hiçbiri tesadüf değildi.
Barış Planı Değil, Yeniden Hizalama
Trump yönetimi Ortadoğu’ya bir barış vizyonu sunmadı; bir yeniden hizalama planı sundu. Bu planın merkezinde İsrail vardı. Çevresinde ise parçalanmış, kendi iç sorunlarına gömülmüş, birbirine mesafeli Arap ülkeleri. “Yüzyılın Anlaşması” denilen metin, aslında Filistin’e değil İsrail’e yazılmış bir güvenlik belgesiydi.
ABD’nin bölgedeki askeri varlığını “azaltıyor” gibi görünmesi de bu resmin bir parçasıydı. Suriye’den çekilme söylemleri, Irak’ta sorumluluğu yerel aktörlere bırakma politikası, ABD’nin boşluk bırakması anlamına gelmiyordu. Bu boşluk, İsrail’in daha rahat hareket edebileceği bir alan olarak tasarlanmıştı. Washington geri çekilirken Tel Aviv ileri çıkıyordu.
İran politikası da bu bağlamda okunmalı. Trump’ın nükleer anlaşmadan çekilmesi, maksimum baskı stratejisi ve bölgesel gerilimlerin tırmandırılması; İsrail’in yıllardır dillendirdiği güvenlik kaygılarının ABD politikası haline gelmesiydi. İran baskı altına alındıkça, İsrail’in askeri ve diplomatik manevra alanı genişledi.
Abraham Anlaşmaları ise bu stratejinin vitriniydi. İsrail’in Arap dünyasıyla normalleşmesi, Filistin meselesi çözülmeden mümkün kılındı. Böylece İsrail ilk kez, işgal meselesiyle yüzleşmeden bölgesel meşruiyet kazandı. Bu, Tel Aviv açısından tarihi bir kazanımdı; Filistin açısından ise yalnızlaşmanın resmiyete dökülmesiydi.
Hakemlikten Taraf Olmaya
Trump’ın Ortadoğu hamleleri aynı zamanda bir mesajdı: ABD artık “denge kurucu” değil, açık taraf. Hakem rolünden vazgeçilmişti. Güçlü olanın lehine kuralların yeniden yazıldığı bir dönem başladı. İsrail bu denklemde sadece müttefik değil, politikanın merkezindeydi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu net biçimde görülüyor: Trump dönemi, İsrail’in askeri, diplomatik ve psikolojik olarak rahatladığı bir dönemdi. Eleştirilerin azalması, kırmızı çizgilerin silinmesi ve uluslararası baskının minimize edilmesi bu sürecin doğal sonucuydu.
Ortadoğu’da hiçbir hamle boşlukta yapılmaz. Bir adım atıldığında, birileri mutlaka kazanır. Trump’ın hamleleri dikkatle okunduğunda kazananın kim olduğu çok açık: İsrail. Kaybeden ise yine çözüm bekleyen dosyalar, ertelenen adalet ve yalnız bırakılan halklar oldu.
Bu yüzden Trump’ın Ortadoğu politikası bir “sürprizler dönemi” değil; niyetlerin açık edildiği bir dönem olarak tarihe geçecektir.
NOT: Ortadoğu, bu açıklığın bedelini uzun süre daha ödeyecek.




YORUMLAR