Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Avatar fotoğrafı

İran Savaşı, İslamabad Zirvesi ve Güç Anlayışının Çöküşü! – Adem Kılıç

Adem KILIÇ – 13 Nisan 2026

 

Pakistan’ın arabuluculuğunda İslamabad’da gerçekleşen görüşmeler, aslında bir ateşkes müzakerelerinden çok, iki tarafın da birbirinin niyetini tarttığı bir yoklama süreci şeklindeydi.

 

Masada konuşulan başlıklar, Hürmüz dışında, savaştan önceki Cenevre görüşmelerinden farklı değildi. Bu da aslında akıllara, “o zaman 40 günlük bu kanlı savaş neden yaşandı?” sorusunu getirdi.

 

İslamabad’daki görüşmeler kabaca üç eksende toplandı. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, İran’ın nükleer faaliyetlerine dair denetim mekanizmalarının şekillenmesi ve bölgesel angajmanın sınırlandırılması.

 

Ancak bu başlıkların her biri, daha ilk temas anında adeta taraflar arasındaki güvensizlik duvarına çarptı.

 

ABD, Hürmüz’ün açılmasını “ön koşul” olarak dayatırken, İran ise bunu ancak yaptırımların gevşetilmesi ve saldırıların tamamen durdurulmasıyla değerlendirebileceğini “ön koşuş” olarak masaya koydu.

 

Nükleer başlıkta ise ABD, İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının uluslararası gözetim altına alınarak ülkeden çıkarılmasını şart koştu. İran ise bunu, ulusal egemenliğine doğrudan bir müdahale olarak gördüğünü belirterek kabul etmeyeceğini bildirdi.

 

İşte 21 saat sürdüğü belirtilen müzakereler bu başlıklar nedeniyle, teknik anlaşmazlıklardan ziyade stratejik bir kilitlenmeye dönüştü.

 

Çünkü taraflar aynı metne baksa da, kesinlikle farklı bir gelecek okuması yapıyordu.

 

ABD için bu süreç, kaybedilen inisiyatifi geri kazanma arayışı olarak tanımlanabilirken, İran için ise sahada elde edilen avantajları masada tahkim etme fırsatı olarak tanımlanabilir.

 

Dolayısıyla masada uzlaşı değil, zaman kazanma refleksleri ve ateşkesin kırılganlığı gözler önüne serilmiş oldu.

 

Stratejik hedeflerin buharlaşması

 

Her iki tarafın da; hem yorgun ve hem de kendince kazanımları olduğunu düşünerek geldiği masada, şüphesiz olarak tarafların böyle düşünmelerinin açık nedenleri vardı.

 

Zira; İran, 40 günlük saldırılarda ağır yaralar almış olsa da, özellikle savaşı Körfez ülkelerindeki ABD üslerine yaptığı misilleme saldırıları ve daha da önemlisi, Hürmüz’ü kitleyerek maliyetini yükselttiği bir savaşa çevirirken, ABD ise bir rejim değişikliği olmasa da İran yönetimine büyük darbeler vurmuş ve İran’ı askeri olarak oldukça zayıflatmıştı.

 

Diğer yandan ise Trump’ın savaşa girerken dayandığı varsayımların, sahada adeta birer birer ortadan kalktığı bir dönemin yaşanmasının masaya etkileri oldu.

 

Trump’ın rejim değişikliği beklentisi karşılık bulmazken, aksine İran içindeki siyasal yapı, dış tehdit algısıyla daha da konsolide oldu. Askeri anlamda ise İran’ın büyük kapasite kayıpları yaşadığı doğru olsa da bu kayıplar, Trump’ın dediği gibi savaşın yönünü tayin edecek bir kırılma üretmedi.

 

Savaştan önce ABD ve İsrail’in temel hedefleri üç başlıkta özetleniyordu.

Bunlar; İran’ın nükleer programını geri döndürülemez biçimde durdurmak, bölgesel vekil ağını dağıtmak ve nükleer tehdidi ortadan kaldırmak. Ancak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbiri tam anlamıyla gerçekleşmediği gibi üzerine bir de, Hürmüz sorunu eklendi.

 

Hürmüz kozu, İran’ın elinde adeta ABD’yi hem masaya çeken hem de savaşı küresel arenaya taşımasını sağlayan güçlü bir kaldıraç haline geldi.

 

Diğer bir ifade ile burada ABD ve İsrail için asıl mesele; taktik başarıların stratejik sonuca dönüşememesi ve savaşın maliyetinin artması olarak şekillendi.

 

Yani 40 günlük savaş, klasik güç projeksiyonları ile asimetrik direnç arasındaki gerilimin yeni bir perdesi olarak çıkmaza giren bir noktaya ulaştı.

 

Batı merkezli küresel düzene darbe!

 

Diğer yandan; şüphesiz olarak bu savaş yalnızca iki ülke arasında yaşanan bir çatışma olmaktan çıkarak, aynı zamanda da küresel düzenin sinir uçlarına dokunan bir sarsıntı niteliğine büründü.

 

ABD’nin müttefiklerini yanına çekmeye başaramaması, Batı ittifakı ve küresel sistemi içindeki çatlakları Gazze savaşından daha da görünür kıldı.

 

ABD ve İsrail sürekli saldırırken ve çıkmaza girdiği noktalarda yardım çağrısı yaparken, Avrupa temkinli, Asya ihtiyatlı, Körfez ülkeleri ise kaygılı bir bekleyiş içinde kaldı.

 

Daha da önemlisi, Hürmüz Boğazı’nın fiilen bir baskı aracına dönüşmesi, küresel enerji güvenliği kavramını yeniden tanımlayarak, savaşın sonuçlarını da askeri bir başarı beklentisinden çok, jeopolitik bir dönüşüm noktasına getirdi.

 

Bu tablo, şüphesiz olarak; her ne kadar savaşta destek vermeseler de, İran’ın yanında ABD ve Batı karşıtı bir blok olarak tanımlanabilecek Çin ve Rusya gibi aktörler için de bir fırsat alanı yarattı.

 

ABD’nin küresel rekabet noktalarında dikkatinin dağılması yanısıra, askeri olarak da yıpranması, çok kutuplu düzenin ivmesini artıran bir gelişme olarak kayıtlara geçti.

 

Sonuç

 

Bu savaş, modern güç anlayışının sınırlarını gösteren bir ayna olarak daha şimdiden üzerinde tezler yazılması gereken bir süreç olarak tarihteki yerini aldı.

 

Teknolojik üstünlük, ekonomik kapasite ve askeri güç gibi asli görünen unsurların, artık yeni savaş konseptlerinde bir noktaya kadar etkili olduğu, Ukrayna ve Gazze savaşlarının ardından, burada tam olarak tescillenmiş oldu.

 

Trump yönetiminin en büyük hatası, bu savaşı hızlı ve kontrol edilebilir bir süreç olarak görmesiydi. Ancak gelinen noktada ABD, hem tam bir zafer kazanamadı hem de sahadan kolayca çekilebileceği bir pozisyondan giderek daha fazla uzaklaştı.

 

Dünya ise bu tablonun ortasında, yeni bir denge arayışına sürüklendi.

 

Belki de asıl soru artık; “Bu savaş nasıl kazanılır değil, bu savaştan nasıl çıkılır?” noktasına geldi!

 

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER