Almanya merkezli düşünce kuruluşlarından Vox’ta, Trump yönetiminin Küba’ya yönelik artan baskı politikasının askeri, ekonomik ve diplomatik boyutlarıyla değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
ABD’nin Venezuela ve İran sonrası Küba’yı da “rejim değişikliği” gündemine aldığı tespiti yapılan analizde, ada ülkesine yönelik petrol akışının kesilmesi, yaptırımların sertleştirilmesi ve askeri seçeneklerin masaya konulmasının daha geniş ölçekli bir baskı stratejisinin parçası olduğu vurgulandı.
Analizde ayrıca; ekonomik krizle zayıflatılan Küba yönetimine karşı Venezuela benzeri bir modelin uygulanma ihtimali, Washington’ın doğrudan rejim devirmekten ziyade daha uyumlu bir yönetim oluşturma arayışı ve ABD iç siyasetinde Marco Rubio’nun bu süreçte oynadığı belirleyici role dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte VOX’da yayınlanan analiz:
ABD Başkanı Donald Trump, İran savaşıyla ilgili yaptığı açıklamada “işimiz bittiğinde Küba’ya da uğrayabiliriz” diyerek son haftalarda birkaç kez Küba’nın “sıradaki hedef” olabileceğine işaret etmesi, yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi.

Bu söylem, yönetimin rejim değişikliği gündeminde Küba’nın giderek daha fazla öne çıktığını gösteriyor.
Trump yönetimi Ocak ayında Küba’ya yönelik “maksimum baskı” politikasını sertleştirdi.
Venezuela Devlet Başkanı ve Havana’nın en önemli müttefiki Nicolas Maduro’nun devre dışı bırakılmasının hemen ardından, ada ülkesine petrol akışı ciddi şekilde kısıtlandı. Zaten ülke genelinde yaşanan elektrik kesintileri nedeniyle zor durumda olan Küba ekonomisi daha da kırılgan hale geldi.
Pentagon’un ise Küba’ya yönelik olası askeri seçenekler üzerinde çalıştığı belirtiliyor. Senato’daki Demokratlar bu ihtimali ciddiye alarak askeri müdahaleyi engellemeye yönelik yasa teklifleri sundu.
Baskı ve müzakere ikilemi
Tüm bu tehditlere rağmen diplomatik temaslar da sürüyor. ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan bir heyet, Obama dönemindeki kısa süreli normalleşmeden bu yana ilk kez Küba’ya resmi ziyaret gerçekleştirdi.

Washington’ın talepleri arasında ekonomik reformlar, siyasi tutukluların serbest bırakılması, kamulaştırılan ABD mülkleri için tazminat ödenmesi ve Starlink internet sistemine izin verilmesi yer alıyor.
1959’da Fidel Castro’nun iktidara gelmesinden bu yana ABD başkanları Küba meselesine çözüm bulmakta zorlandı. Venezuela ve İran’da yürütülen operasyonların ardından Trump, bu sorunu çözebilecek liderin kendisi olduğuna inanıyor. Ancak “Küba’yı almak” ifadesinin pratikte ne anlama geldiği belirsizliğini koruyor.
Rejim değişikliği kavramı
Küba ve ABD’de rejim karşıtlarının ideal senaryosu, komünist yönetimin devrilmesi ve ambargonun kaldırılması. Ancak mevcut yönetimin “rejim değişikliği” anlayışı, doğrudan iktidarın tamamen ortadan kaldırılmasını zorunlu kılmıyor.

Venezuela’da Maduro sonrası yönetimin baskı altında tutulması ve İran’da üst düzey liderliğin hedef alınmasına rağmen sistemin tamamen çökertilmemesi, Washington’ın daha esnek bir yaklaşım benimsediğini gösteriyor.
Bu çerçevede Küba’da da daha “uyumlu” bir yönetim oluşturulması hedeflenebilir.
Venezuela modeli mümkün mü?
Küba, 1960’lardan bu yana ABD ambargosu altında. Trump’ın ikinci döneminde ise bu baskı daha da arttı. Venezuela’dan petrol akışının kesilmesi ve üçüncü ülkelere yönelik yaptırım tehditleri, Küba’yı fiili bir abluka ile karşı karşıya bıraktı.

Bu durum ülkede ciddi bir ekonomik çöküşe yol açtı: gıda fiyatları arttı, altyapı çöktü, sağlık sistemi iflasın eşiğine geldi. Ancak uzmanlara göre ekonomik baskı tek başına rejimi devirmeye yetmeyebilir. Küba yönetimi, Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrası yaşanan “özel dönem” gibi ağır krizleri daha önce de atlatmayı başardı.
Küba yönetiminin ideolojik bütünlüğü de Venezuela’dan farklı bir tablo ortaya koyuyor. Caracas’taki parçalı yapıdan farklı olarak Havana’da daha merkezi ve dirençli bir siyasi yapı bulunuyor. Bu nedenle “içeriden dönüşüm” ihtimali sınırlı görülüyor.
Liderlik arayışı ve sınırlamalar
ABD’nin, Raul Castro’nun torunu üzerinden dolaylı temaslar yürüttüğü iddiaları gündeme gelse de, bu tür isimlerin gerçek bir alternatif liderlik oluşturma kapasitesi zayıf. Ayrıca Castro ailesinin sistem içinde kalacağı bir çözüm, ABD yasaları açısından da ciddi sorunlar yaratıyor.

1996 tarihli Helms-Burton Yasası, Castro ailesinin yönetimde olduğu bir senaryoda ambargonun kaldırılmasını engelliyor. Bu da Washington’ın manevra alanını daraltan önemli bir faktör.
Trump’ın söylemleri, Küba’daki rejim karşıtları arasında umut yaratmış durumda. “Viva Trump” ve “Make Cuba Great Again” gibi sloganların yaygınlaşması, halkın bir kesiminin dış baskıyı değişim için fırsat olarak gördüğünü ortaya koyuyor.
Ancak bu destek ideolojik değil, daha çok ekonomik çaresizlikten kaynaklanıyor. Halkın önemli bir kısmı mevcut krizin sorumlusu olarak rejimi görüyor ve dış baskının değişimi tetikleyebileceğine inanıyor.
Buna rağmen askeri müdahale konusu tartışmalı. Bazı muhalifler bunu egemenliğin halka iadesi için gerekli görürken, doğrudan ABD yanlısı bir rejim değişikliğine sıcak bakmayan geniş bir kesim de bulunuyor.
Rubio faktörü
Küba’nın Trump yönetimi için öncelikli hedef haline gelmesinde en önemli aktörlerden biri Dışişleri Bakanı Marco Rubio. Küba kökenli olan Rubio, uzun süredir Havana yönetimine karşı sert politikaların savunucusu olarak öne çıkıyor.

Rubio’nun hem sertlik yanlısı kimliği hem de Küba meselesindeki siyasi ağırlığı, olası bir anlaşmayı hem Washington’da hem de Miami’de kabul ettirebilecek nadir isimlerden biri olmasını sağlıyor.
Ancak bu süreç kolay değil. Ambargonun kaldırılması için serbest seçimler ve güvenlik aygıtının dağıtılması gibi şartlar bulunuyor. Bu nedenle kısmi bir reform süreci, hem ABD iç siyasetinde hem de Küba diasporasında ciddi tartışmalara yol açabilir.
Sonuç
Sonuç olarak ABD’nin Küba stratejisi, askeri baskı, ekonomik yaptırımlar ve sınırlı diplomatik temasların iç içe geçtiği hibrit bir yapı sergiliyor. Ancak İran savaşının devam ettiği bir ortamda Washington’ın bu dosyaya ne kadar odaklanabileceği de belirsiz.
Küba yönetimi ciddi tavizler vermediği sürece kapsamlı bir anlaşma ihtimali zayıf görünüyor. Bu da önümüzdeki dönemde Küba’nın, tıpkı İran ve Venezuela gibi, uzun süreli bir baskı ve belirsizlik sarmalı içinde kalabileceğine işaret ediyor.
