ABD’nin önde gelen yayın organlarından The Hill’de, ABD ile İran arasında yaşanan savaşın, Körfez coğrafyasına yansımalarına ilişkin kapsamlı bir analiz yayımlandı.
Analizde, ABD ile İran arasında resmi olarak “kontrollü gerilim” sürdürülse de, sahada özellikle Birleşik Arap Emirlikleri’ni üzerinden yaşanan gelişmelere dair değerlendirmelere yer verildi.
Analizde ayrıca; BAE’nin İsrail ile geliştirdiği güvenlik iş birliğinin artık sembolik düzeyi aştığı, Iron Dome ve lazer tabanlı savunma sistemleriyle birlikte İsrail’in ilk kez bir Arap ülkesine askeri konuşlandırmasının, Ortadoğu güvenlik mimarisinde tarihi bir kırılma yarattığı değerlendirmesi yapıldı.
İşte The Hill’de yayınlanan analiz:
ABD ile İran arasında sözde bir ateşkes çerçevesi konuşulsa da sahadaki tablo bunun tam tersini işaret ediyor.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçtiğimiz hafta en az iki kez füze ve insansız hava aracı saldırılarının hedefi olması ve saldırıda kritik bir petrol tesisinde yangın çıkması ise yaşanan sürecin, farklı sonuçları da beraberinde getirdiğini gösteren bir gelişme olarak kayıtlara geçti.
BAE’ye yoğunlaşan saldırılar ve İsrail
BAE, İran’ın “varsayılan düşmanları” arasında İsrail dahil olmak üzere en yoğun saldırıya uğrayan ülke konumuna gelmiş durumda.

Mart sonu itibarıyla ülkeye yönelik saldırı sayısı 372 balistik füze, 15 seyir füzesi ve 1.826 insansız hava aracı olarak kayda geçmişti. Bu rakamların son dönemde 1.000’in üzerinde artış göstermesi, saldırıların artık episodik değil, süreklilik arz eden bir baskı stratejisine dönüştüğünü gösteriyor.
İran’ın bu yoğunluğu, doğrudan askeri caydırıcılıktan ziyade ekonomik ve psikolojik yıpratma hedefiyle uyumlu görünüyor.
Artan tehdit seviyesi, BAE’yi İsrail ile doğrudan güvenlik iş birliğine yöneltti. Tel Aviv yönetimi BAE’ye hem askeri ekipman hem de personel desteği sağladı. Bu durum, İsrail’in ilk kez bir Arap ülkesine askerî personel göndermesi açısından stratejik bir kırılma olarak değerlendiriliyor.

Paket içerisinde Iron Dome hava savunma sistemi, Iron Beam lazer tabanlı savunma sistemi ve Spectro dron tespit teknolojisi bulunuyor. Bu üç katmanlı mimari, BAE’nin savunma doktrinini klasik hava savunmadan entegre çok katmanlı bir yapıya dönüştürüyor.
İran baskısı ve Abu Dabi’nin stratejik pozisyonu
Tahran, İsrail desteğinin devam etmesi halinde BAE’yi “ağır sonuçlarla” tehdit etmiş durumda. Ancak Abu Dabi yönetiminin bu tür tehditlere geri adım atma eğilimi bulunmuyor.

BAE’nin dış politika yönelimi yalnızca İran’la değil, Suudi Arabistan’la da belirgin bir ayrışma içeriyor. OPEC içindeki liderlik rekabeti uzun süredir ekonomik bir gerilim üretirken, geçtiğimiz hafta BAE’nin örgütten 59 yıl sonra ayrılması bu kopuşu kurumsal düzeye taşıdı.
Yemen dosyasında ise Abu Dabi’nin Güney Geçiş Konseyi’ni desteklemesi, Riyad’ın ise üniter Yemen devletinden yana tavır alması çatışmayı derinleştiriyor. Sudan iç savaşında da tarafların farklı aktörleri desteklemesi, Körfez içi bloklaşmanın artık dolaylı vekâlet savaşlarına dönüştüğünü gösteriyor.
İsrail ile yakınlaşmanın stratejik derinliği
BAE-İsrail hattındaki yakınlaşma yalnızca güvenlik temelli bir iş birliği değil, aynı zamanda yapısal bir jeopolitik yeniden hizalanma sürecidir.

Abraham Anlaşmaları ile başlayan normalleşme süreci, serbest ticaret anlaşmaları ve ortak savunma refleksleriyle kurumsallaşmış durumda. İsrail’in 2022’de Husi saldırıları sırasında sağladığı istihbarat ve SPYDER hava savunma sistemi desteği, ABD’nin sınırlı tepkisine kıyasla Abu Dabi’de ciddi bir güven kayması yaratmıştı.
Bu durum İsrail’i, BAE açısından Batı ittifakı içinde alternatif ve daha “hızlı reaksiyon veren” bir güvenlik sağlayıcısı haline getirdi.
İsrail–BAE yakınlaşması, Suudi Arabistan’ın Abraham Anlaşmaları’na olası katılımını doğrudan etkileyen bir faktör haline gelmiş durumda.
Riyad, Filistin devletine giden net bir yol haritası olmadan sürece dahil olmayacağını vurgularken, Abu Dabi’nin Tel Aviv ile ileri düzey entegrasyonu Körfez içi uyumu zayıflatıyor. Bu tablo, Körfez’de tek bir bloktan ziyade rekabet eden alt eksenlerin oluştuğunu gösteriyor.

Sonuç olarak, BAE’nin İran karşısında İsrail ile kurduğu güvenlik ortaklığı, yalnızca taktik bir iş birliği değil; Körfez jeopolitiğini Riyad merkezli hiyerarşik düzenden, çok kutuplu ve rekabetçi bir yapıya dönüştüren stratejik bir kırılmadır.
Bu kırılma şüphesiz olarak, orta vadede hem OPEC dengelerine hem de Abraham Anlaşmaları’nın sonuçlarını etkileme potansiyelini de beraberinde getirdi.
