Hindistan merkezli düşünce kuruluşlarından Observer Research Foundation’da, ABD-İran savaşı bağlamında Hürmüz Boğazı ve İran’ın nükleer programı etrafında şekillenen çıkmazın nedenlerinin ve çatışmanın neden bu denli zor sonlandırıldığının ele alındığı bir analiz yayınlandı.
ABD ile İran arasında İslamabad görüşmelerinin çökmesi sonrasında daha tehlikeli bir aşamaya girildiği belirtilen analizde, tarafların Hürmüz Boğazı ve uranyum zenginleştirme gibi net ve doğrulanabilir hedeflere kilitlendiği, bu durumun ise geri adım atmayı her iki taraf için de ciddi bir siyasi maliyete dönüştürdüğü tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca; kamuoyu maliyetleri teorisi çerçevesinde liderlerin açık taahhütlerinin manevra alanını daralttığı, mevcut durumun sıfır toplamlı bir çatışma dinamiği ürettiği ve gerilimin düşürülebilmesi için “yapıcı belirsizlik” gibi yaratıcı diplomatik formüllerin gerekliliğine dair değerlendirmelere yer verildi.
İşte Observer Research Foundation’da yayınlanan analiz:
İslamabad görüşmelerinin birkaç hafta önce çökmesiyle birlikte ABD-İran savaşı yeni ve son derece tehlikeli bir evreye girmiş durumda. Son 24 saattir bir uzlamaya gitmek için “müzakerelerin müzakere edildiği” bir dönem yaşanıyor ve bu da sonucun ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Tıkanmanın ana başlıkları ise beklendiği gibi Hürmüz Boğazı ve İran’ın nükleer zenginleştirme programı.
ABD Başkan Trump, Boğaz’a yönelik tam kapsamlı bir deniz ablukası uygulamaya koyarken, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, Amerikan müzakerecilerin “İran heyetinin güvenini kazanamadığını” ilan etti. İran, abluka kaldırılmadıkça müzakerelere sınırlı ilgi gösteriyor ve bu durum ikinci tur görüşme umutlarını zayıflatıyor.
Taraflardan hiçbiri geri adım atmaya yanaşmazken, Trump’ın bir anlaşma arayışı sürse de bunu iç kamuoyuna mutlak bir zafer olarak sunma zorunluluğu belirleyici bir baskı unsuru oluşturuyor.
Tıkanmanın yapısal dinamikleri
Bu çıkmazın arkasındaki mantık, yalnızca görüşmelerin neden başarısız olduğunu değil, aynı zamanda neden gerilimin düşürülmesinin bu denli zor olduğunu da açıklıyor.

Siyaset bilimci James Fearon’un 1994 tarihli “audience costs” (kamuoyu maliyetleri) çalışması, kriz anlarında liderlerin kamuya açık taahhütlerde bulunmasının geri adım atmayı her aşamada daha maliyetli hale getirdiğini ortaya koyar.
Mekanizma basittir: kamuya verilen sözler beklentiyi yükseltir; karşılanmayan beklentiler ise siyasi bedel doğurur. Taahhüt ne kadar net ve görünürse, geri çekilmenin maliyeti de o kadar artar.
İkili ve doğrulanabilir hedefler
Mevcut çatışmada her iki taraf da son derece net, ikili ve doğrulanabilir hedeflere kilitlenmiş durumda. Hürmüz Boğazı ya açıktır ya kapalıdır. İran’ın uranyum zenginleştirme faaliyetleri de kamuoyu nezdinde ya silah seviyesinde durdurulmuştur ya da durdurulmamıştır.

Bu başlıklar yoruma açık değildir. İran, savaş sürecinde Boğaz üzerindeki kaldıraç gücünü, ABD-İsrail saldırılarının ardından tanker trafiğini sıkıştırarak elde etti ve dünyanın en kritik enerji boğazını kontrol etmenin askeri kapasitesinin ötesinde bir pazarlık gücü sağladığını gördü. Bu avantajdan vazgeçmek, savaşın ürettiği en değerli kazanımı kaybetmek anlamına gelir.
Trump açısından ise İran’ın Hürmüz üzerindeki kontrolünü kabul etmek, merkezî bir meselede açık bir yenilgi görüntüsü vermek demektir.
İç siyaset baskısı
Fearon’un teorisi, demokrasilerin geri adım atmakta otoriter rejimlere kıyasla daha fazla zorlandığını da öne sürer. Çünkü taviz vermenin iç politik maliyeti çok daha yüksektir. ABD’de yaklaşan ara seçimler düşünüldüğünde, Trump için Hürmüz’de geri adım atmanın siyasi faturası oldukça ağırdır.

Öte yandan İran rejimi de varoluşsal bir mücadele yürütmektedir; dolayısıyla verilecek her taviz, içeride rejimin kırılganlığını artırma potansiyeli taşır.
Sıfır toplamlı tuzak
Ortaya çıkan tablo klasik bir sıfır toplamlı tuzaktır. Hürmüz ya da nükleer zenginleştirme konusunda yalnızca bir taraf kazanabilir.
Tarihçi Niall Ferguson’un ifade ettiği gibi, “Savaşları başlatmak son derece kolay, bitirmek ise çok daha zordur.” Bunun temel nedeni, savaş hedefleri net ve kamuya taahhüt edilmiş hale geldiğinde, geri adım atmanın taraflardan biri için adeta varoluşsal bir tehdit haline gelmesidir.

Bu yaklaşımın tarihsel bir karşılığı da vardır. Henry Kissinger, 1973 Yom Kippur Savaşı sonrası Sina ayrışma görüşmelerinde “yapıcı belirsizlik” kavramını geliştirmiştir.
Mantık basittir: taraflar kesin ifadelerde uzlaşamıyorsa, metin bilinçli olarak yoruma açık bırakılır. Böylece her iki taraf da anlaşmayı kendi kamuoyuna kendi pozisyonuyla uyumlu şekilde sunabilir. Metin başka bir şey söylerken, tarafların ürettiği siyasi anlatı farklı olabilir. Bu yöntem sorunu çözmez; ancak zaman kazandırır, tansiyonu düşürür ve yeni müzakere alanları açar.
Sonuç
Buradan çıkan temel sonuç şudur: savaş hedefleri ne kadar muğlaksa, tarafların yüz kaybetmeden geri çekilme alanı o kadar genişler. Hedefler net ve ikili hale geldiğinde ise çatışma sıfır toplamlı bir oyuna dönüşür, yapıcı belirsizlik ortadan kalkar ve bir tarafın zaferi diğerinin siyasi çöküşü anlamına gelir. Bu bağlamda belirsizlik, çoğu zaman zayıflık değil, barışın ön koşuludur.

ABD ve İran bugün tam da bu tuzağın içinde. Trump’ın geri adım atmayan lider profili ile İran rejiminin iç baskılar altındaki kırılganlığı birleştiğinde, tarafların manevra alanı son derece daralıyor. Her iki taraf da kamuoyuna açık ve doğrulanabilir pozisyonlara kilitlenmiş durumda.
Bu nedenle önlerinde iki seçenek var: ya çatışmayı tırmandırmak ya da her iki tarafın da “zafer” tanımını yeniden inşa edebileceği yaratıcı bir arka kapı formülü bulmak.
Kissinger’ın yarım asır önce gösterdiği bu stratejik yaratıcılığın bugün yeniden üretilebilip üretilemeyeceği ise yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel ekonominin geleceğini de belirleyecek kritik soru olarak öne çıkıyor.
