Doç. Dr. Levent Ersin ORALLI – 03 Temmuz 2027
Downing Street’te bir başbakan daha sahneden çekildi. Böylece, Britanya’nın uzun yıllar boyunca istikrarın simgesi olarak görülen siyasal düzenine duyulan güvenin bir parçası daha çökmüş oldu. Sir Keir Starmer’ın ayrılığı, basit bir görev değişimi değil, derinleşen devlet krizinin yeni bir safhasıdır. Bu gelişme, son on yılda giderek derinleşen ekonomik, toplumsal ve kurumsal çözülmenin yeni bir halkasını oluşturmaktadır. 2024 seçimlerinde ezici bir parlamento çoğunluğuyla iktidara gelen Starmer’ın henüz iki yıl dolmadan kendi partisinin desteğini kaybetmesi, seçmenin yalnızca liderleri değil, artık mevcut siyasal düzenin tamamını sorgulamaya başladığını göstermektedir.
Böylece Birleşik Krallık, 2016 Brexit referandumundan bu yana yedinci başbakanına hazırlanırken, son on yılda altıncı kez iktidar değişikliği yaşayan tek büyük G7 ekonomisi hâline gelmiştir. Parlamenter demokrasinin istikrar modeli olarak gösterilen Westminster sistemi, bugün sürekli lider değiştiren fakat temel sorunlarını çözemeyen bir siyasal yapıya dönüşmüş görünmektedir.
Bu tablo kişisel liderlik başarısızlıklarıyla açıklanamaz. Asıl mesele, Britanya modelinin yönetim kapasitesinde, ekonomik modelinde ve küresel stratejik konumunda ortaya çıkan yapısal aşınmadır.
İmparatorluktan Orta Güce
Uluslararası ilişkiler literatürü büyük güçlerin gerilemesini yalnızca ekonomik küçülmeyle açıklamaz. Hegemonik devletler çoğu zaman askerî kabiliyetlerini uzun süre korurken, üretim güçlerini, teknolojik üstünlüklerini ve siyasal cazibelerini kademeli olarak kaybederler. Britanya’nın bugün yaşadığı süreç de büyük ölçüde buna benzemektedir.
Bir zamanlar üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak anılan Birleşik Krallık, Soğuk Savaş sonrasında küresel finansın merkezi olmayı sürdürse de üretim ekonomisini giderek zayıflatan, sanayisini büyük ölçüde dışarıya taşıyan ve ekonomik büyümesini finans sektörüne bağımlı hâle getiren bir modele yönelmiştir. Londra küresel sermayeyi çekmeye devam ederken, ülkenin kuzey bölgeleri ve eski sanayi şehirleri uzun yıllardır yatırım eksikliği, düşük verimlilik ve gelir kaybıyla mücadele etmektedir.
Bu nedenle bugün yaşanan kriz ekonomik olduğu kadar, coğrafi ve toplumsal eşitsizliklerin de krizidir.
Brexit: Egemenlik Kazanılırken Rekabet Gücü Kaybedildi
Brexit referandumu, Britanya kamuoyuna daha fazla ulusal egemenlik, daha güçlü ekonomi ve daha etkin sınır kontrolü vaat etmişti. Hukuki açıdan Avrupa Birliği kurumlarından ayrılmak bu hedeflerin bir bölümünü gerçekleştirmiş olabilir. Ancak ekonomi siyasetinde egemenlik ile refah her zaman aynı doğrultuda ilerlemez.
Avrupa Birliği’nin ortak pazarından ayrılmanın ardından ihracat maliyetleri yükselmiş, tedarik zincirleri daha karmaşık hâle gelmiş ve özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler yeni bürokratik yüklerle karşı karşıya kalmıştır. Londra finans merkezinin önemli bir bölümü faaliyetlerini Amsterdam, Paris, Frankfurt ve Dublin’e kaydırırken, doğrudan yabancı yatırımlarda da belirgin bir yavaşlama yaşanmıştır.
Verimlilik artışı yaklaşık on beş yıldır durağan seyretmekte; kişi başına gelir artışı tarihsel ortalamaların altında kalmaktadır. Kamu borcu yükselirken yüksek faiz ortamı bütçe üzerindeki baskıyı artırmaktadır. Enerji fiyatlarındaki dalgalanmalar, konut krizinin kronikleşmesi ve sağlık sistemindeki kapasite sorunları ise yaşam maliyetini modern Britanya tarihinin en ağır dönemlerinden birine dönüştürmüştür.
Dolayısıyla Brexit, siyasi egemenliği genişletmiş; ancak ekonomik rekabet gücünü aynı ölçüde güçlendirememiştir.
Üretmeyen Ekonomilerin Kırılganlığı
Britanya ekonomisinin en önemli yapısal sorunlarından biri üretim kapasitesindeki uzun süreli gerilemedir. Sanayinin millî gelir içindeki payı onlarca yıldır azalırken, ülke giderek hizmet sektörüne ve finans piyasalarına bağımlı hâle gelmiştir.
Oysa küresel ekonomi yeni bir sanayi rekabeti dönemine girmiştir. Amerika Birleşik Devletleri yüksek teknoloji üretimini yeniden ülkeye çekmeye çalışırken, Çin ileri imalat sektöründe küresel liderlik mücadelesi vermekte, Almanya ise tüm sorunlarına rağmen güçlü üretim altyapısını korumaktadır.
Britanya ise bu yarışta net bir strateji oluşturabilmiş değildir. Yapay zekâ, yarı iletkenler, yeşil dönüşüm ve savunma teknolojileri gibi alanlarda önemli araştırma merkezlerine sahip olmasına rağmen, bu bilgi birikimini sürdürülebilir sanayi politikalarına dönüştürmekte zorlanmaktadır. Ülke, yüksek katma değer üreten ekonomiler ligesinde göreli avantajını kaybetmeye başlamıştır.
Göç Meselesi: Çözülemeyen Siyasal Düğüm
Brexit kampanyasının en güçlü sloganlarından biri göçün kontrol altına alınmasıydı. Ancak referandumdan bu yana yaşanan gelişmeler bu hedefin gerçekleşmediğini ortaya koymuştur.
Avrupa Birliği vatandaşlarının serbest dolaşımı sona ermiş olsa bile iş gücü piyasasının ihtiyaçları nedeniyle Asya, Afrika ve Orta Doğu’dan gelen göç artmaya devam etmiştir. Sağlık sektörü, yaşlı bakımı, tarım ve hizmet sektörleri yabancı iş gücüne bağımlı olmayı sürdürmektedir.
Diğer taraftan Manş Denizi üzerinden düzensiz geçişler, iltica başvurularındaki artış ve sığınmacı krizleri kamuoyunda devletin sınırlarını yönetemediği algısını güçlendirmiştir.
Göç meselesi artık yalnızca güvenlik veya ekonomi tartışması değildir; ulusal kimlik, sosyal devletin sürdürülebilirliği ve kültürel bütünleşme gibi konuları da içine alan çok katmanlı bir siyasal krize dönüşmüştür.
Muhafazakâr hükümetlerin çözemediği bu mesele, Starmer yönetiminin de en zayıf noktalarından biri olmuş; seçmen nezdinde değişen hükümetlere rağmen değişmeyen sorunların sembolü hâline gelmiştir.
Aşırı Sağın Yükselişi Sebep Değil Sonuçtur
Ekonomik durgunluk, gelir dağılımındaki bozulma ve göç tartışmaları hükümetleri yıprattığı kadar, siyasal sistemin merkezini de aşındırmaktadır.
Son yıllarda Nigel Farage’ın öncülük ettiği aşırı sağ popülist hareketlerin hızla güç kazanması tesadüf değildir. Bu yükseliş, yalnızca göç karşıtlığından değil; merkez siyasetin ekonomik refah üretememesi ve seçmene geleceğe ilişkin ikna edici bir vizyon sunamamasından beslenmektedir.
Benzer dinamikler bugün Fransa, Almanya, Hollanda ve İtalya’da da gözlenmektedir. Ancak Britanya’yı farklı kılan unsur, bu dönüşümün Brexit sonrasında gerçekleşmiş olmasıdır. Yani sistemi değiştirme iddiasıyla yapılan tarihî tercih, siyasal memnuniyetsizliği azaltmak yerine daha da büyütmüş görünmektedir.
Starmer Neden Başarısız Oldu?
Starmer’ın temel problemi seçim kazanmak değil, beklenti yönetmekti. Seçmen, Muhafazakâr Parti’yi cezalandırarak İşçi Partisi’ni iktidara taşımış; ancak ekonomik büyüme, sağlık sistemi, konut krizi, kamu hizmetleri ve göç politikalarında hızlı sonuç beklemiştir.
Oysa hükümetin devraldığı ekonomik miras, yüksek kamu borcu, sınırlı bütçe alanı ve düşük büyüme performansı nedeniyle kısa vadeli reformlara elverişli değildi.
Dolayısıyla Starmer, büyük vaatlerle gelen fakat yapısal sorunların ağırlığı altında hareket alanı daralan bir başbakana dönüşmüştür. Kendi partisinin milletvekilleri dahi onu bir sonraki seçime taşıyacak lider olarak görmeyince istifa kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Küresel Güçten Stratejik Belirsizliğe
İngiltere bugün hâlâ dünyanın en önemli diplomatik aktörlerinden biridir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesidir, NATO’nun önde gelen askerî güçlerinden biridir, nükleer kapasiteye sahiptir ve küresel finans sisteminde etkisini sürdürmektedir.
Ancak yirmi birinci yüzyılın güç rekabeti sadece askerî kapasiteyle ölçülmemektedir. Üretim gücü, teknoloji geliştirme kabiliyeti, ekonomik büyüme, toplumsal dayanıklılık ve siyasal istikrar artık büyük güç olmanın temel unsurları hâline gelmiştir.
Tam da bu nedenle Britanya’nın yaşadığı kriz, hükümet değişikliklerinden ibaret değildir. Bu kriz, küresel güç olmanın tarihsel mirasının tek başına yeterli olmadığını; sürdürülebilir ekonomik üretim, güçlü devlet kapasitesi ve uzun vadeli stratejik vizyonla desteklenmeyen hiçbir ülkenin uluslararası sistemde eski ağırlığını koruyamayacağını göstermektedir.
Starmer’ın istifası, bu uzun gerileme hikâyesinin yalnızca son perdesidir. Asıl soru ise bundan sonra Downing Street’e kimin geleceği değil; Britanya’nın mevcut yüzyılda kendisine yeni bir ekonomik model, yeni bir toplumsal sözleşme ve yeni bir küresel rol tanımlayıp tanımlayamayacağıdır. Bu soruya ikna edici bir cevap üretilemediği sürece, liderler değişecek; fakat ülkenin temel sorunları varlığını korumaya devam edecektir.


YORUMLAR