Adem KILIÇ – 29 Haziran 2026
Türkiye uzun bir süredir izlediği stratejik öngörü ve vizyonla; Basra Körfezi, Umman Denizi, Kızıldeniz ve Akdeniz arasında adım adım yeni bir stratejik mimari kurguluyor.
Bu mimarinin ayaklarından birisi de; Türkiye ile Suudi Arabistan arasında hızla şekillenmeye başlayan demiryolu koridoru olarak şekillenmeye başladı.
Ancak bu proje; yalnızca iki ülke arasındaki ulaştırma iş birliğini derinleştirmeyi değil, aynı zamanda bölgenin jeoekonomik haritasını yeniden tanımlamayı hedefleyen stratejik bir girişim olma özelliği taşıyor.
Mekke’den başlayarak Şam üzerinden İstanbul’a ulaşması ve ilerleyen aşamalarda da, Umman ve Lübnan’a uzatılması öngörülen proje, Ankara’nın çok boyutlu dış politika vizyonunun önemli ayaklarından biri olarak hızla şekilleniyor.
Haziran ayında Türkiye ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma, Hicaz demiryolunu kapsamlı bir şekilde yeniden hayata geçirirken, tüm bölgeyi de birbirine entegre edecek ve Arap Yarımadası ile Avrupa arasında kesintisiz bir kara bağlantısı oluşturacak.
Bölgesel sinerji harekete geçecek
Türkiye son dönemde yalnızca Suudi Arabistan ile değil, Mısır, Katar ve Suriye ile de savunma, lojistik ve ulaştırma alanındaki ilişkilerini canlandıracak adımlar atıyor.
Nisan ayında Türkiye, Suriye ve Ürdün arasında imzalanan üçlü mutabakat, Halep üzerinden tarihi demiryolu ağlarının da yeniden işler hale getirilmesi için bir süreç başlattı.
Hatta Türkiye’nin uzun yıllardır atıl durumda bulunan sınır hattındaki demiryolu altyapısını yenilemeye başlaması, projenin söylem düzeyinin çok ötesine geçtiğini net bir şekilde ortaya koydu.
Bu sırada Ulaştırma Bakanlığı’nın açıkladığı bilgilere göre; Irak güzergahı üzerinden Suudi Arabistan’a gerçekleştirilen test seferlerinin de başarıyla tamamlanması, koridorun teknik açıdan uygulanabilir olduğunu ortaya koydu.
Gelinen noktada proje; sadece yük taşımacılığı olmaktan çıkıp, yüksek hızlı tren sistemleri, lojistik merkezler, altyapı yatırımları ve gümrük anlaşmaları gibi geniş bir alanı kapsıyor.
Hürmüz’e alternatif mi olacak?
Yeni demiryolu hattı, ticaret açısından tüm bölgeye önemli fırsatlar sunarken, diğer yandan da Hürmüz Boğazı’nın tam olarak yerini alamayacak olsa da güçlü bir alternatif olacak.
Şüphesiz olarak deniz taşımacılığı; özellikle petrol, sıvılaştırılmış doğal gaz ve büyük hacimli yüklerin taşınmasında maliyet ve kapasite açısından üstünlüğünü korumaya devam edecek.
Ancak söz konusu koridor, özellikle ABD-İran savaşı sırasında yaşanan büyük kaosun ardından, bölgedeki ticari koridorların çeşitlendirilmesi ve güvenlik alternatif oluşturması açısından büyük önem atfedecek.
Diğer yandan; son yıllarda Süveyş Kanalı’nda yaşanan aksaklıklar, Kızıldeniz ve Arap Denizi’ndeki güvenlik sorunları da Hürmüz çevresinde artan gerilimlerlere eklendiğinde, bu alternatif güzergahın stratejik değeri beklenenden daha yüksek olabilir.
Enerji güvenliğinde dengeleri değiştirebilir!
İran nedeniyle oluşan riskler ve özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan güvenlik sorunları, Körfez ülkelerini enerji transferi konusunda alternatif seçenekler geliştirmeye yöneltiyor.
Bu bağlamda Türkiye ve Suudi Arabistan tarafından hayata geçirilecek olan demiryolu girişimi, enerji arz güvenliği açısından da bir sigorta mekanizması olarak ortaya çıkabilir.
Zira; Hürmüz’deki deniz trafiğinin kitlenmesi ve bölgedeki mevcut boru hatlarının, olası bir Hürmüz krizinin yaratacağı kayıpları tek başına telafi edebilecek kapasiteye sahip olmaması, kara koridorlarına yönelik ilgiyi daha da artırdı.
Bu nedenle demiryolu projesi, yalnızca ulaştırma değil aynı zamanda enerji güvenliği perspektifinden de stratejik önem taşıyor.
Türkiye açısından ise girişim, Avrupa-Ortadoğu-Asya ekseninde merkezi transit ülke konumunu güçlendirecek önemli bir araç niteliğinde.
Zira Türkiye; Zengezur Koridoru ile Orta Koridor’da güçlendirdiği bu rolünü, şimdi de bu hat üzerinden güçlendirerek, tam olarak bir enerji ve lojistik üssü ve koridoru olma hedefini hayata geçiriyor.
Bölgesel dengeler
Koridorun dikkat çeken yönlerinden biri de güzergâh tercihleri.
Hattın İsrail Hayfa Limanı veya Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki bazı alternatif merkezleri dışarıda bırakması, projenin yalnızca ekonomik değil aynı zamanda jeopolitik hesapları da gözönünde bulundurduğunu gösteriyor.
Özellikle İsrail merkezli alternatif koridor projelerine karşı Türkiye-Suudi Arabistan ekseninin güçlenmesi, Ortadoğu’da yeni bir ulaştırma ve ticaret mimarisinin oluşturulduğunu gösteriyor.
Bu süreçte Türkiye’nin en önemli avantajlarından biri, Avrupa ile Körfez arasında coğrafi açıdan vazgeçilmez bir geçiş ülkesi olması ve yeniden şekillenmekte olan çok kutuplu uluslararası sistemde, Körfez ülkelerinin yalnızca deniz yollarına bağımlı kalmak istememesi olarak öne çıkıyor.
Sonuç: Türkiye tarihsel rolüne geri dönüyor!
Projenin önemli bölümleri, Osmanlı döneminde inşa edilen Hicaz Demiryolu’nun yeniden canlandırılması anlamına geliyor.
Zira; ilk olarak II. Abdülhamid döneminde hayata geçirilen Hicaz Demiryolu, yalnızca stratejik bir ulaşım hattı değil, aynı zamanda bölgesel dayanışmanın sembolü olarak görülüyordu.
Bugün gündeme gelen modern versiyon da, Türkiye’nin genişletilmiş dış politika vizyonunu yansıtan ve tarihi mirası, günümüzün jeoekonomik gerçekleriyle birleştirerek Türkiye’yi daha da güçlü kılacak bir adım anlamına geliyor.
Sonuç olarak Türkiye, izlediği tarafsız ve bağımsız dış politika yaklaşımını, savunma sanayiden enerji ve ticaret başlıklarına kadar çok sayıda noktaya yaymaya devam ediyor ve artık, sadece bir geçiş ülkesi olmadığını, oyun kurucu bir ülke haline geldiğini ortaya koyuyor.


YORUMLAR