Brüksel merkezli düşünce kuruluşlarından Brussels Signal’de, ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın küresel etkilerinin, özellikle de Avrupa kıtasındaki NATO üyesi ülkelerin ve ittifaka olan etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Avrupa ülkelerinin, bir ayını geride bırakan savaş sırasında ABD’den gelen tekliflere ve tehditlere karşı kararlı bir tutum izlediğine dikkat çekilen analizde, Avrupa’da bulunan NATO ülkelerinin “bu bizim savaşımız değil” yaklaşımının, NATO ittifakını da kökten etkileyece gelişmeleri beraberinde getirdiği tespiti yapıldı.
Analizde ayrıca, hem savaşın hem de NATO ittifakının geleceğine dair öngörülere ve değerlendirmelere yer verildi.
İşte Brussels Signal’de yayınlanan analiz:
Avrupa, İran Savaşı’na en hafif tabirle isteksiz yaklaştı bu tutumuna devam ediyor.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz gibi bazı liderler başlangıçta ABD’ye destek açıklamaları yapsa da, zamanla bu pozisyonlarını tersine çevirdiler ve Merz’in tutumu neredeyse 180 derecelik bir dönüşe işaret ediyor.
Öte yandan, AB’nin dış politika şefi Kaja Kallas gibi isimler ise başından itibaren net bir çizgi çekti:
“Bu Avrupa’nın savaşı değil.”
Ancak Kallas’ın bu yaklaşımı, sadece politik bir mesafe koymakla kalmadı, aynı zamanda stratejik bir yanlış okumayı da beraberinde getirdi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile zaten zayıf olan ilişkisi, G7 toplantısında daha da gerildi.
Kallas’ın Rusya’ya baskının artırılması yönündeki çıkışı, Rubio’nun sert tepkisiyle karşılaştı ve Rubio;
“Daha iyisini yapabileceğinizi düşünüyorsanız, buyurun yapın. Biz kenara çekiliriz.”
ifadelerini kullandı.
Güç ve meşruiyet ikilemi
Rubio’nun bu çıkışı, Trump yönetiminin Brüksel’e yönelik hayal kırıklığını açıkça ortaya koyuyor.

Avrupa da aslında gerçeğin farkında ve ABD sahadan çekilirse, Rusya’yı durdurabilecek kapasiteye sahip olmadığını biliyor.
Brüksel’in temel ikilemi burada başlıyor. Avrupa, çoğu zaman “haklı olmanın” savaşı kazandıracağını varsayıyor. Oysa uluslararası sistemde belirleyici olan unsur hiçbir zaman yalnızca normlar ya da meşruiyet olmadı.
Belirleyici olan güçtür. Ve bu güç bugün ABD’de var, Avrupa’da değil.
Bu durum, ABD’nin her yerde güç kullanmak istediği anlamına gelmiyor. Washington artık Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin sona erdiğini kabul ediyor. Marco Rubio’nun da ifade ettiği gibi, dünya artık çok kutuplu; Çin ve Rusya bu sistemin önemli aktörleri.

Ancak bu, ABD’nin küresel angajmanlarını tamamen terk ettiği anlamına da gelmiyor. İran Savaşı’nın başlatılması, Chagos Adaları meselesinde İngiltere’ye karşı alınan tavır gibi gelişmeler, Washington’un hâlâ oyun kurucu olmak istediğini gösteriyor.
Avrupa’nın stratejik açmazı
Avrupa’nın öncelikli hedefi Rusya’yı çevrelemek. Resmî söylem bu yönde. Ancak Paris, Madrid ve hatta Berlin gibi başkentlerde daha realist bir değerlendirme hâkim: Rusya’nın tüm Avrupa’yı tehdit edebilecek kapasitesi sınırlı.

Buna rağmen Avrupa Birliği’nin kurumsal yapısı, üye ülkeleri ortak bir tehdit algısını sürdürmeye zorluyor. Bu da stratejik esnekliği azaltıyor.
Daha kritik bir gerçek ise şu: Avrupa, ABD olmadan Rusya’yı dengeleyemez.
Eğer ciddi bir yeniden silahlanma süreci başlatsalardı, belki 10-20 yıl içinde bu mümkün olabilirdi. Ancak mevcut “yeniden silahlanma” söylemi büyük ölçüde retorikten ibaret. Doğu Avrupa –özellikle Polonya ve Baltık ülkeleri– hızla silahlanırken, kıtanın geri kalanı son derece yavaş hareket ediyor.
İran savaşı ve kaçırılan fırsat
Bu tabloda Avrupa için en rasyonel seçenek aslında açıktı. ABD’yi minimum maliyetle memnun etmek. İran Savaşı bu açıdan bir fırsat sunuyordu.

Hava sahası kullanımına izin vermek ya da askeri üsleri açmak gibi adımlar, Trump yönetimiyle ilişkileri dengeleyebilirdi.
Ancak Avrupa’nın önemli bir bölümü bu adımları atmaktan kaçındı. Bunun arkasında yine aynı zihniyet yatıyor.
“Haklı olmak yeterlidir.”
Bu yaklaşım Washington’da ciddi bir rahatsızlık yarattı ve Rubio’nun şu sözleri bunun en net ifadesi oldu.
“Eğer NATO, çıkarlarımızı savunmak için bu üsleri kullanmamıza izin vermeyecekse, bu tek taraflı bir ilişki olur.”
ABD’siz Avrupa senaryosu
ABD’nin Avrupa’dan çekildiği bir senaryo, kıta için ciddi kırılganlıklar yaratabilir.

Balkanlar yeniden istikrarsızlaşabilir. Rusya, “yakın çevre” doktrinini daha agresif biçimde yeniden gündeme getirebilir ve belkidee en önemlisi, Avrupa içindeki bastırılmış jeopolitik rekabetler yeniden su yüzüne çıkabilir.
Avrupa’nın önünde aslında basit bir denklem var. ABD’nin güvenlik şemsiyesi karşılığında sınırlı tavizler vermek ya da tek başına kalmak.
Ancak Brüksel “Bu bizim savaşımız değil” diyerek yalnızlığa razı olabileceğini ortaya koydu.
İşte tüm bu gerçekler gösteriyir ki; İran Savaşı bu açıdan sadece bölgesel bir kriz değil; transatlantik ittifakın yapısal çözülmesinin de hızlandırıcısı haline geldi.
