ABD merkezli yayın organlarından Project Syndicate’da, İran-İsrail gerilimi, ABD-İran diplomasi süreci ve İsrail’in bölgesel politikalarının Washington’un dış politika hedefleri üzerindeki etkilerinin değerlendirildiği bir analiz yayınlandı.
Analizde, İsrail’in Lübnan’a ve İran’a yönelik saldırılarının yalnızca sahadaki askeri dengeleri değil, aynı zamanda ABD ile İran arasında yürütülen diplomatik görüşmeleri de tehdit ettiği vurgulanırken, Tel Aviv ile Washington arasında giderek belirginleşen stratejik görüş ayrılıklarına dikkat çekildi.
Analizde ayrıca; İran’ın son dönemde İsrail’e yönelik doğrudan saldırılarla bölgesel caydırıcılığını yeniden tesis etmeye çalıştığı, Tahran’ın herhangi bir barış anlaşmasının yalnızca ABD-İran ilişkileriyle sınırlı kalmamasını, Lübnan ve bölgesel güvenlik başlıklarını da kapsamasını talep ettiği belirtildi.
Analizde, Washington’un İsrail’e verdiği koşulsuz desteğin bölgesel istikrarı güçlendirmek yerine yeni çatışma risklerini artırdığı ve kalıcı bir diplomatik çözümün önündeki en büyük engellerden biri haline geldiği tespiti yapıldı.
İşte Project Syndicate’de yayınlanan analiz:
Son günlerde ABD-İsrail-İran arasında Nisan’da yürürlüğe giren kırılgan ateşkes ciddi bir sınamadan geçti.
İsrail ve İran, ateşkesin ilan edilmesinden bu yana ilk kez doğrudan birbirlerini hedef alan saldırılar düzenledi.

Bu gerilim dalgası, Orta Doğu’nun yeniden topyekün bir savaşa sürüklenebileceği yönündeki endişeleri artırdı.
İsrail ve İran’ın karşılıklı saldırıları üzerine ABD Başkanı Donald Trump acil şekilde devreye girerek hem Tel Aviv’e hem de Tahran’a çatışmaları durdurma çağrısında bulundu ancak hemen ardından kendisi saldırı talimatları vererek dengeleri yeniden değiştirdi.
Her ne kadar İsrail ve İran daha sonra saldırıları durdurduklarını açıklasa da her iki taraf da gelecekteki herhangi bir saldırganlığın güç kullanılarak karşılık bulacağı uyarısında bulundu.
Krizin fitili, İsrail’in 7 Haziran’da ABD arabuluculuğunda yenilenen ateşkese rağmen Beyrut’un Dahiye bölgesini hedef almasıyla ateşlendi.

İran ise Beyrut’un güney banliyölerine yönelik böyle bir saldırının karşılıksız kalmayacağı yönündeki tehdidini yerine getirerek İsrail’e füze saldırıları düzenledi.
Bunun ardından İsrail, İran içerisindeki hava savunma sistemleri ve balistik füze üretimiyle bağlantılı olduğunu öne sürdüğü tesisleri hedef aldı. 8 Haziran’da ise Yemen’deki Ensarullah Hareketi, yaygın adıyla Husiler, İsrail’e yönelik kendi saldırılarını gerçekleştirdiklerini duyurdu.
Trump ve Netanyahu arasındaki gerilim
Yaşanan son askeri tırmanışın ötesinde kriz, ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasındaki görüş ayrılıklarını da gözler önüne serdi.

Yetkililer ve uzmanlara göre Trump, İran ile doğrudan müzakere yürütmeye çalışırken İsrail’i büyük ölçüde sürecin dışında tutmayı tercih ediyor. Buna karşılık İsrail yönetimi, ortaya çıkacak herhangi bir anlaşmanın Lübnan’daki Hizbullah’a yönelik operasyonlarını sınırlandırmamasını ve İsrail’in kendi güvenlik tehditlerine karşı bağımsız hareket etme kapasitesini korumasını istiyor.
Bu nedenle İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının, Washington ile Tahran arasında yürütülen müzakerelerde İsrail’in çıkarlarının göz ardı edilemeyeceğine dair bir mesaj niteliği taşıdığı değerlendiriliyor.
Çatışmaların geçici olarak durmasına rağmen kalıcı bir barış anlaşmasının önünde ciddi engeller bulunuyor. İran, daha kapsamlı bir uzlaşının Lübnan’daki gelişmelerle bağlantılı olması gerektiğini savunurken yaptırımlar, bölgesel güvenlik, deniz ticaret yolları ve İran’ın nükleer programı konularındaki anlaşmazlıklar da çözülmüş değil.
Bölge ülkeleri ve uluslararası aktörler ise taraflara itidal çağrısında bulunarak yeni bir çatışma dalgasının küresel enerji piyasalarını daha da istikrarsızlaştırabileceği ve dünya ekonomisine zarar verebileceği uyarısında bulunuyor.
Şimdilik hem İsrail hem de İran yeni saldırılardan kaçındıklarını açıklasa da karşılıklı misilleme tehditleri ateşkesin ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koyuyor.
İsrail’in diplomatik süreci sabote etme çabası
Leiden Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Marina Calculli’ye göre İsrail’in, Trump’ın İran ile bir anlaşmaya varma çabalarını baltalamakta “hayati çıkarı” bulunuyor.
Calculli, Tel Aviv ile Washington arasında ciddi bir “zaman uyumsuzluğu” yaşandığını belirtiyor.

Calculli’ye göre İsrail, mevcut fırsat penceresi kapanmadan bölgesel nüfuzunu genişletmek istiyor. Buna karşılık ABD ise İran karşısında yaşadığı başarısızlığın ardından yüzünü kurtaracak bir çıkış yolu arıyor.
Bu nedenle İsrail, Trump’ın kamuoyu önünde yapılmamasını istediği adımları atarak ABD’ye olan bağımlılığının sınırlarını zorluyor. Trump ise özellikle ara seçimler öncesinde İran savaşını sonlandırması yönündeki iç baskılarla karşı karşıya kalırken aynı zamanda İsrail’e verdiği koşulsuz desteği sürdürmeye çalışıyor.
Washington merkezli İranlı gazeteci ve araştırmacı Negar Mortazavi de benzer bir değerlendirme yaparak İsrail’in özellikle Beyrut’a yönelik saldırılarının ABD-İran barış görüşmelerini tehdit ettiğini belirtiyor.
Mortazavi’ye göre İsrail’in temel amaçlarından biri ya barış sürecini tamamen sabote etmek ya da ABD ile İran arasında nihai anlaşma sağlanmadan önce Hizbullah’a mümkün olduğunca fazla zarar vermek.
İran’ın caydırıcılık stratejisine dönüşü
İran’ın İsrail’e yönelik saldırılarının gelecekteki çatışma dinamikleri açısından önemli sonuçlar doğurduğu değerlendiriliyor.

Mortazavi’ye göre İran, daha önce müttefiklerinden birine yönelik saldırılar nedeniyle İsrail’i doğrudan hedef almamıştı. Bu açıdan son saldırılar yeni bir dönemin işareti niteliğinde.
İran’a yakın şekilde savaşan Hizbullah’ın ağır bedeller ödediğini belirten Mortazavi, bu nedenle Tahran’ın herhangi bir barış anlaşmasının yalnızca İran ile ABD arasındaki ilişkilere değil, Hizbullah’ı ve bölgesel çatışmaları da kapsayan daha geniş bir çerçeveye dayanmasını istediğini ifade ediyor.
Dr. Calculli ise İran’ın son saldırılarının son derece önemli sonuçlar doğurduğunu ve Tahran’ın bölgesel rolünü iki farklı şekilde yeniden tesis etmeye çalıştığını savunuyor.
Bunlardan ilki, İran’ın Orta Doğu ülkelerinin kendi kaderlerini tayin etmesini ve Batı hakimiyetinden kurtulmasını temel alan bölgesel vizyonunu ortaya koymasıdır.

Calculli’ye göre İran, Lübnan’ın yanı sıra Irak ve Yemen’deki müttefiklerini koruyarak “Direniş Ekseni”nin yeniden toparlandığını ve İsrail’in bölgesel nüfuzunu genişletme girişimlerine karşı uzun vadeli bir mücadele yürütmeye hazır olduğunu göstermektedir.
İkinci olarak İran, ABD’den kendisini bölgesel bir güç olarak tanımasını ve İsrail’i sınırlandırmasını talep ederek Tel Aviv’in geçmişteki saldırgan politikalarına yeniden başvurmasını engelleyecek güvenceler elde etmeye çalışmaktadır.
Tahran’daki yetkililer de herhangi bir barış anlaşmasının yalnızca ABD-İran ilişkilerine odaklanmaması gerektiği görüşünü koruyor.
Mortazavi’ye göre kalıcı bir anlaşma, Lübnan’daki durumu ve savaş sırasında ortaya çıkan daha geniş bölgesel çatışma ağını da ele almak zorunda.
Bu nedenle Trump’ın İsrail’i, Lübnan’ı da kapsayan daha geniş bir çerçeveyi kabul etmeye zorlaması gerektiği belirtiliyor. Aksi halde kalıcı bir diplomatik ilerleme sağlanması oldukça zor görünüyor.
Washington’un ikilemi
İsrail ve İran arasında yaşanan son karşılıklı saldırılar, Washington’un İsrail’e verdiği koşulsuz desteğin sonuçlarını yeniden gündeme getirdi.

Bu destek çoğu zaman İsrail’in bölgedeki askeri ve siyasi üstünlüğünü koruma gerekçesiyle savunulsa da son gelişmeler bu yaklaşımın ABD’nin ulusal çıkarları açısından ciddi maliyetler doğurabileceğini gösteriyor.
Son tırmanış döngüsü, ABD ile İran arasındaki kronik gerilimin daha da kökleşmesine yol açabilecek bir tablo ortaya koyuyor.
Washington’daki karar vericilerin, İsrail’in sınır tanımayan askeri operasyonlarına verilen açık uçlu desteğin bölgesel istikrarı güçlendirmek yerine zayıflattığını görmesi gerektiği belirtiliyor.
ABD’de bu destek çoğu zaman ittifak güvenilirliği gerekçesiyle savunulsa da pratikte ortaya çıkan sonuç, Orta Doğu’da gerilimi düşürecek diplomatik alanın giderek daralması oluyor.
